" Alıntı Makaleler " Henüz yorum yapılmamış.

 

 İslâm Medeniyeti

Medeniyet, ilim, sanayi ve ticaret meyvelerinden hakkıyla istifade ederek refah ve asayiş içerisinde yaşamak ve bu noktalarda ilerlemek olarak tarif edilmiştir. Bedîüzzaman Hazretleri de medeniyetten hakîkî maksadın, toplumun asayiş ve istirahat içinde yaşadığı dünya saadeti olduğunu söyler.

Batı medeniyeti ile Kur’ân’ın gösterdiği İslâm medeniyeti arasında çok temel bazı farklılıklar vardır. Bu farklar sebebiyle günümüz medeniyeti, dünyaya bir huzur ve saadet getirmek yerine, iki büyük dünya savaşını ve sömürgeci bir düzeni insanlık tarihine kötü bir hatıra olarak bırakmıştır. İslâm medeniyeti tarihi ise hâkim olduğu asırlarda ve geniş coğrafyalarda barış, huzur, saadet ve fazileti temin edip insanlığı âhirette edeceği gibi dünyada da mesut etmiştir.

Risâle-i Nur Külliyatının çeşitli Risâlelerinde, Bedîüzzaman Hazretleri iki medeniyeti kıyaslayan güzel izahlar yapmış, insanlığın yüzde seksenini sefâlet ve perişanlığa atan günümüz medeniyetinin gerçekte ‘mimsiz medeniyet’ olduğunu göstermiştir.

Bununla beraber Bedîüzzaman Hazretleri, Avrupa’nın iki olduğunu söyler ve bozuk Avrupa’nın aleyhinde bulunur. Bilim ve teknoloji ile sosyal asayiş ve düzene hizmet eden kısmını ayırır. Meâlen şöyle der:

“Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir:

Birisi, İsevîlikten aldığı feyz ile toplum hayatına faydalı san'atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fenleri takib eden bu birinci Avrupa'ya hitab etmiyorum. Belki tabiatçı felsefenin karanlığıyla, medeniyetin kötülüklerini iyilik zannederek, insanları günahlara ve sapkınlığa sevkeden bozulmuş ikinci Avrupa'ya hitab ediyorum.” (1)

Mûcizat-ı Kur’âniye Risâlesi’nde iki medeniyetin temelinde yatan farkları şöyle sıralar:

GÜNÜMÜZ MEDENİYETİ;

1- Kuvvete dayanır. Hâlbuki kuvvetin gereği hakka tecavüzdür.
2- Hedefi menfaattir. Menfaatçiliğin neticesi, onun için boğuşmaktır.
3- Hayat prensibi cidaldir (rekabet). Cidalin gereği çarpışmaktır.
4- Toplumu bir arada tutan bağı ırkçılıktır. Bunun neticesi başka milletlerin haklarına tecavüzdür.
5- Gayesi nefsanî arzuları tatmin etmektir. Bunun neticesi günahlara ve eğlencelere dalmaktır.

İşte şu medeniyetin bu düsturlarındandır ki, bütün güzellikleriyle beraber insanlığın yüzde ancak yirmisine, bir nevi görünüşte saadet verip yüzde seksenini rahatsızlığa ve sefâlete atmıştır.

KUR'ÂN MEDENİYETİ İSE;

1- Kuvvete değil, hakka dayanır. Hakka dayanmanın neticesi ittifaktır.
2- Hedefi menfaatçilik değil, faziletli olmak ve Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bunun neticesi dayanışmadır.
3- Hayat prensibi rekabet yerine yardımlaşmadır. Bunun neticesi birbirinin imdadına koşmaktır.
4- Toplumu bir arada tutmak için ırkçılığı değil, din, vatan ve sınıf bağlarını kullanır. Dinin gereği ise kardeşlik ve yakınlıktır.
5- Gayesi nefsin tatmini değil, aksine dizginleyerek ruhu geliştirip yüceltmektir. Bunun neticesi ise iki dünyada da mutlu olmaktır.

İşte Avrupa medeniyeti geçmiş semavi dinlerden, hususan Kur'ânın irşadlarından aldığı bazı güzelliklerle beraber, Kur'ân’a karşı böyle hakikat noktasında mağlub düşmüştür. (2)

Bediüzzaman Hazretleri iki medeniyetin farkını yetiştirdiği insan tiplerini kıyaslayarak da çok harika bir şekilde gösterir:

BATI FELSEFESİNİN HAS BİR TALEBESİ;

1- Bir firavundur. Fakat menfaati için en değersiz şeye ibâdet eden zelil bir firavundur. Her menfaatli şeyi kendine "Rab" tanır.
2- Hem o dinsiz şakird (talebe), hakka karşı direnen bir inatçıdır. Fakat bir lezzet için pek çok zilleti (alçalmayı) kabul eden miskin bir inatçıdır. Şeytan gibi şahısların, değersiz bir menfaat için ayağını öpmekle zillet gösterir, alçak bir inatçıdır.
3- Hem o dinsiz şakird, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde manevi kuvvet bulmadığı için zâtında gayet âciz bir cebbar riyakârdır.
4- Hem o şakird, menfaatperest bir hodendiştir (bencildir) ki; bütün gayesi, nefsanî arzu ve şehvetlerini tatmin etmek ile şahsi menfaatlerini, kavminin menfaatleri içinde arayan hileci, nefsine düşkün bir adamdır.

KUR’ÂNIN HÂLİS TALEBESİ İSE;

1- Bir kuldur. Fakat en büyük mahlûklara da ibâdete tenezzül etmez. Hem cennet gibi en büyük menfaat olan bir şeyi, ibâdetine sebeb kabul etmez, bir aziz bir kuldur.
2- Hem hakikî talebesi mütevazıdir; selim, halimdir (zararsız ve iyi huyludur). Fakat yaratıcısından başkasına, onun izni dışında eğilmeye tenezzül etmez.
3- Hem kendini Allah’a karşı fakir ve zayıf bilir. Fakat Kerem sahibi Rabbinin, ona hazırladığı ahiret serveti ile zengindir ve Rabbinin nihayetsiz kudretine dayandığı için güçlüdür.
4- Hem yalnız Allah rızası için, fazilet için amel eder, çalışır...

İşte iki medeniyetin verdiği terbiyelerin farkı, yetiştirdikleri en has talebelerinin karşılaştırılmasıyla anlaşılır. (3)
Mesnevî-i Nûriye Habab Risâlesinde iki medeniyetin talebelerinin farklarını müşahhas bir örnek vererek şöyle tasvir eder:

“Eğer istersen hayalinle Nurşin köyündeki Seyda'nın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melaikeleri bir kudsî bir sohbet içinde göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar” (4)

İKTİSADİ FARKLAR

İki medeniyet arasında ekonomik hayatta serbestlik yönünden bazı benzerlikler olmakla birlikte, İslâm medeniyeti iki iktisadî temel ile Avrupa’dan ayrılır ve merhamet ve adalet yüzünü gösterir. Avrupa ise bu iki temelden yoksun olduğu için pek çok zulüm ve sıkıntılara düşmüştür. Bunlar, faizin haram kılınması ile zekâtın emredilmesidir. Bedîüzzaman Hazretleri bu faiz ile zekâtın toplumları nasıl etkilediğini şöyle anlatır:

Bütün ihtilallerin kaynağı, bir kelime olduğu gibi, bütün kötü ahlâkların menbaı dahi bir kelimedir.

Birinci kelime: Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne.

İkinci kelime: Sen çalış, ben yiyeyim.

Evet, toplum hayatında havas ve avam, yani zenginler ve fakirler aralarında denge olursa rahatla yaşarlar. O dengenin esası ise: Havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir.

Şimdi birinci kelime (başkası açlıktan ölse bana ne), havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevketmiştir.

İkinci kelime (sen çalış ben yiyeyim), avamı kine, hasede, çarpışmaya sevkedip insanlığın rahatını birkaç asırdır giderdiği gibi; şu asırda emeğin, sermaye ile çarpışması neticesi (herkesçe malûm olan) Avrupa hâdisat-ı azîmesi (Avrupa’da büyük ihtilaller) meydana geldi.     

İşte medeniyet, bütün hayır cemiyetleri ile ve ahlâkî mektebleriyle ve şiddetli inzibat ve düzenleriyle, beşerin o iki tabakasını barıştıramadığı gibi, insan hayatının iki müdhiş yarasını tedavi edememiştir.

Kur'ân ise; zekâtı farz kılarak birinci kelimeyi (başkası açlıktan ölse bana ne kelimesini) kökten kaldırır, tedavi eder. İkinci kelimenin (sen çalış, ben yiyeyim kelimesinin) esasını faizi haram kılarak kaldırıp tedavi eder. Evet, Kur'ân’ın âyeti âlem kapısında durup faize yasaktır der. Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız, diyerek insanlara ferman eder. Şakirdlerine, ‘girmeyiniz’ emreder.” (5)


SANAT, EDEBİYAT VE KIYAFET

İki medeniyetin resim-heykel, tesettür ve edebiyat açısından taşıdıkları farkların sosyal hayata olan etkilerini şöyle anlatır:

Kur'ân, putperestliği şiddetle yasakladığı gibi, putperestliğin bir nevî taklidi olan sûret-perestliği (resim ve heykelciliği) de men'eder.

Batı medeniyeti ise, sûretleri kendi güzelliklerinden sayıp, Kur'âna karşı gelmek istemiş. Hâlbuki gölgeli gölgesiz suretler (heykeller ve resimler), ya taşlaşmış bir zulüm veya cisimleşmiş bir riya ve hevestir ki, beşeri zulme ve riyaya ve hevaya, hevesi kamçılayıp teşvik eder.

Kur'ân merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini takmasını (tesettüre girmelerini) emreder. Tâ rezil heveslerin ayağı altında o şefkat madenleri olan kadınlar zillet çekmesinler. Heveslerin aleti olan, ehemmiyetsiz bir mal hükmüne geçmesinler.

Batı medeniyeti ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Hâlbuki aile hayatı, kadın-erkek arasında karşılıklı hürmet ve sevgiyle devam eder. Hâlbuki açık-saçıklık, samimî hürmet ve muhabbeti giderip ailevî hayatı zehirlemiştir…

Edebiyat; belâgat ve edebî üslûbdaki tesir itibariyle ya hüzün verir, ya neş'e verir. Hüzün ise, iki kısımdır: Ya dostların yokluğundan gelir, yani ahbabsızlıktan, sahibsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki; dalaletli, tabiat-perest, gafletli olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür. İkinci hüzün, dostlardan ayrılmaktan gelir, yani ahbab var, ayrılığın içinde kavuşma özlemi olan bir hüzün verir. İşte şu hüzün, insanlığa hidâyet ve nur dağıtan Kur'ân’ın verdiği hüzündür.

Amma neş'e ise, o da iki kısımdır: Birisi, nefsi heveslere teşvik eder. O da tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyetin edebiyatının gereğidir. İkinci neş'e, nefsi susturup, ruhu, kalbi, aklı, sırrı yücelere, asıl vatanlarına ebedî yurtlarına, ahiretteki dostlara yetişmek için hoş ve edebli, masumca bir teşviktir ki, o da Cennet ve ebedi saadete ve Allah’ın cemalini görmeye insanı sevkeden ve şevke getiren Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın verdiği neş'edir…

İşte cinlerin ve insanların, hatta şeytanların fikir ve çalışmalarının neticeleri olan batı medeniyeti ve felsefesi ile Avrupa edebiyatı, Kur'ân’ın kanunlarına, hikmetine ve belâgatına karşı böyle âciz düşmüştür. (6)

(1) 17. Lem’adan meâlen
(2) 25. Söz’den meâlen
(3) 12. Söz’den meâlen
(4) Mesnevî-i Nûriye’nin Fihristi
(5) 25. Söz’den mealen
(6) 25. Kaynak: http://www.sorusorcevapbul.com - İslâm Medeniyeti Söz’den mealen

Yazar: Cemal ERŞEN

Bize Soru Sorun
Yorum Yapın

1430 - 1438 © www.SoruSorCevapBul.com