" Alıntı Makaleler " Henüz yorum yapılmamış.

 

 Yaşasın Ümit, Ölsün Yeis

 “Allah’ın ipine, hep birlikte, sımsıkı sarılın ve parçalanmayın!”

Bugün İslâm dünyasının en mühim mes’elesi, İslâmın ruhunu teşkil eden birliğin ve kardeşliğin yeterli seviyede olmaması, ittihadı İslâmın bir türlü tesis edilememesidir. Yaklaşık bir buçuk milyar kalbin beraberce, aynı gaye için atması ve elliyi aşkın ülke insanının aynı dert ve aynı heyecanla birlikte hareket etmesi gerekirken, durum maalesef mütegallip güç odaklarının beklentisi istikametinde, tam tersidir.

Kur’anı Azimüşşan bizlere; “Allah’ın ipine, hep birlikte, sımsıkı sarılın ve parçalanmayın!” diye emrederken, keza ezel canibinden; “Birbirinizle çekişmeyin! Yoksa içinize korku düşer de (size heybet veren) rüzgârınız (gücünüz, kuvvetiniz) gider!” diye seslenirken, üzülerek gözlüyoruz ki ne yüreklerin birlikte çarpması, ne de İslâm ülkelerinin hareket noktaları ortaktır.


‘Küll’deki bu özellik ‘cüz’e de sirâyet etmekte veya ‘cüz’de bu şuûr olmadığı için ‘küll’de de ittihadı netice vermemektedir. Gerek makro, gerekse mikro ölçeklerde en hayatî zaafımız, birlik ve dayanışma rûhundan uzak oluşumuzdur.

Bütün himmet ve gayretimizle, her sahada ve her ölçekte, vicdanları yaralayan bu manzaranın değişmesi için çalışmamız elzemdir.
Bu değişim de ancak öze nüfuz ve müdâhale ile olabilir. Yoksa yüzeysel ve geçici ilaçlarla daimî sıhhat ve selâmet elde edilemez. Özünde ve rûhunda birlik, dayanışma, digergamlık ve yardımlaşma gibi sayısız hasletlerin bulunduğu bir medeniyetin mensupları nasıl olur da böyle bir duruma düşebilir?
Bu hâlin esas sebeplerini ve çarelerini hep birlikte bulmak zorundayız. Bu arayışa şu başlıklarla ışık tutmak istiyoruz:

ÜMİTSİZLİĞİN İÇİMİZDE HAYAT BULUP DİRİLMESİNE MÜSAADE ETMEMELİYİZ

Her türlü olgunluğun, başarının, gelişmenin düşmanı olan ümitsizlik, İslâm dünyasını karanlık bir kâbusa sürüklemiş; bir türlü tedavi edilemeyen bu illet yüzünden Müslümanlar, muhteşem mâzilerine paralel bir gelecek inşâ etme heyecanlarını kaybetmişlerdir.
Öyleyse her akıl, her kalb sahibi, “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!” meâlindeki ilâhî emri kuvvetlice ve yeniden yorumlamak zorundadır. Bu şuûru aramızda tekrar uyandırmalı ve kökleştirmeliyiz.

DOĞRULUĞU SOSYAL VE SİYÂSÎ HAYATIMIZA HAKİM KILMALIYIZ

Asrı saadette küfür ile iman kadar, belki cehennem ve cennet kadar birbirinden uzak olan yalan ve doğruluk arasındaki mesafe zamanla kapandı. Bugün artık öyle ki, bir dükkanda beraber satılır oldular. Haliyle sosyal ahlak bozuldu. Özellikle siyaset propagandaları, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladı.

Hâlbuki doğruluk İslâmın temelidir ve yüksek hasletlerin özü ve esasıdır. Doğru ile yalanın aynı ağızlarda yer bulup, en çirkin şeylerin, en güzel şeylerle beraber aynı fiyata satılması, bilhassa siyâseti zaman zaman tehlikeli bir söz oyunu hâline getirmektedir.
Yalana çok rahat geçilebilen böyle bir ortamda topluluklar idarecilerine pek güvenememekte, yöneticiler de milletlerine tam itimat edememektedirler. Makyavelli, maalesef İslâm dünyasında kendisine birçok talebe bulabilmektedir. Güven bunalımı olan ve sürekli aldatıldığını düşünen toplumlardan hangi başarıyı bekleyebiliriz?

DÜŞMANLIKLAR SONA ERMELİ

İki dünya savaşının, despot lider ve rejimlerin, anarşi ve terörün son asrın kabristanına gömdüğü insan sayısı, belki de insanoğlunun yaratılışından bugüne kadar yaşanan katliâm ve cinayet kurbanlarından daha fazladır.
Biz bu ahir zaman hercümerci içinde bir çok değerimiz gibi sevgimizi de kaybettik. Halbuki muhabbete en lâyık şey yine muhabbet ve sevgi olduğu gibi, düşmanlığa en lâyık sıfat da düşmanlık idi. Müslüman toplumlar, sevgi toplumlarıdır. Bu muhabbet sebebiyledir ki vakıf geleneği, yardımlaşma ve dayanışma kuruluşları inanan insanların dünyaya bir hediyesi olmuştur.

Mü’minin mü’mine karşı vazifesi, büyüğe hürmet, küçüğe merhamet, dengine ise muhabbet ve mürüvvettir. “Bütün müminler kardeştir” şiarının mayası sevgi değil midir? Bu sevgi olmasaydı tarih sahnelerindeki limit tanımayan o gözyaşartıcı fedakârlıklar yapılabilir miydi?

Muhabbet sebebi olan iman, tevhid ve İslâm gibi yüksek sıfatlar, Uhud dağı gibidir. Düşmanlığa bahane tutulan hatalı şeyler ise çakıl taşları mesabesindedir. O küçücük taş parçacıklarını, Uhud dağından daha ağır telakki etmek, ne kadar akılsızlıksa; bir mü’minin yekdiğerine olan düşmanlığı da o kadar kalpsizliktir.Biz karşılıksız bir muhabbetle garba teveccüh ettik ve bu yüzden İslâm güneşi guruba yüz tuttu. Halbuki bizim coğrafyamız nurunu İslâm güneşinden almakta, hilalimiz böylece yükselmekte idi. Aldandık hata ettik. Muhabbeti hariçte, düşmanlığı dahilde sarf ettik. Düştüğümüz bu acıklı halden kurtularak ayağa kalkmamız gerektiği açık değil midir?
İslâm dünyası dahili ve harici muhataplarını, yeniden yükselen bir değeri olarak sevgi ile kucaklamalı, İslâm dünyasını karıştırmak isteyen güç odaklarına bu muhabbete dayanarak karşı koymalıdır.
Tüm dünyaya sloganımız şudur: “Bizler muhabbet fedâileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!”

MÜSLÜMANLARI BİRBİRİNE BAĞLAYAN BAĞLAR VE CEHÂLET!

İslâm dünyasında tesirini gösteren pekçok batı menşe’li akım gibi menfî milliyetçilik cereyanının Müslümanlar arasında kuvvet bulmasıyla pekçok unsur birbirine düşman hâline geldi.

Menfî milliyetçilik gibi ayrılık sebebi akımların Müslümanlar içerisinde zemîn bulmasının şüphesiz en mühim sebebi, inananları birbirine bağlayan manevî, nûrânî bağların unutulması ve müşterek kıymetlerden habersiz olmak idi. Birliğin kazanılması ise ancak bu cehâletin giderilmesiyle mümkündür. Zirâ bu hatamızdan iç ve dış düşmanlarımız çok istifâde ettiler. Sun’î sınırlarla, sun’î ölçülerle İslâm toplumlarını birbirinden ayırıp yekvücut olmamaları için her türlü entrikaya teşebbüs ettiler.

Bu tertiplerden en çok zarar görenlerin başında Araplar ve Türkler ve son yıllarda da maalesef Kürtler gelmektedir. Müslümanların birlik ve beraberliğinden rahatsız olanlar, hakikî ehli iman kardeşlerin bin senelik sarsılmayan muhabbetlerini pek çok hile ve yalanlarla söndürmek istediler. Onların, tüm insanlığın iftihar kaynağı, âlemlere rahmet olarak gönderilen yüce Peygamberin küçücük bir iltifâtına mazhar olmak için çırpınmalarını hazmedemediler.

İslâm’ın bahadır evlatları olan Kafkas kahramanlarının, Türkistan’ın, İslâm’ın fedâkâr evlâtları olan Güney Asya Müslümanlarının ittihatlarını önlemek için ellerinden gelen her türlü tertibe girdiler. Şeytan’ın, “O halde ben de, onları saptırmak için, doğru yolların ortasına oturacağım. Böylece onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve yemin olsun ki sen onların çoğunu şükredici kimseler olarak bulmayacaksın!” dediği aynı taktikle ehli imanı ifsad ettiler.

Halbuki İslâm toplumlarının milliyetlerinin esası, rûhu İslâmiyet’tir. Hepimiz, surlarında; “Bütün müminler ancak kardeştir!” bayrağı dalgalanan o kudsî kalenin nöbetdarlarıyız. Bu şuurla, bütün İslâm ülkeleri tek bir ülke hükmüne geçebilir. Neden BM’de daimi veto hakkına sahip bir Müslüman ülke olmasın? Neden dünya siyaseti belirlenirken alınan kararlarda bizler de belirleyici rol oynamayalım? Elliyi aşkın ülkeyi tek bir ülke, bir buçuk milyar kalbi tek bir yürek hâline getirecek bu kardeşlik anlayışını tesis etmeyi imkânsız görmek, yaşadığımız târihi inkâr etmek demektir.

Bu vadide bir nebze olsun bir şeyler yapmak istiyorsak, güçlü sivil organizasyonlarla ses getirmek zorundayız. Birbirimizi tanımak, gayretlerimizi birleştirmek, gücümüzü farketmek zorundayız. Onun için bu toplantı çok ehemmiyetli, onun için hepimiz bu kadar heyecanlıyız.
Artık, “Cehâlet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklid hazretlerinin, mösyö gevezeliğin” devirleri kapanmalıdır. Müslümanlar birbirlerini bağlayan karşı konulmaz kuvvetler gibi olan nûrânî ve Kur’ânî bağlarla yeniden bağlanmalı, sâhip oldukları manevî zengin mirâsı insanlığa takdîm etmek için seferberlik ilân etmelidirler.

Birbirlerini tenkid ederken garazla değil, insafla hareket etmeliler; cemiyetleri kemiren hastalıkları, ithâl formülleri körü körüne taklîd etmekle tedâvî etmeye çalışmak hülyâsından kurtulup, onun yerine İslâmiyet’in ter ü tâze hakikatlerine sarılmalılar; dahilî ehemmiyetsiz düşmanlıkları unutup bir buçuk milyarlık İslâm milletleriyle kucaklaşmanın yollarını aramalıdırlar.

ÇEŞİT ÇEŞİT BULAŞICI HASTALIKLAR GİBİ YAYILAN İSTİBDAT VE DESPOTİZME KARŞI MÜCADELE EDİLMELİ!

İstibdat manii herkemaldir. Güzellik adına ne varsa, onun engeli zorbalıktır. Siyasî iktidarların, zümre ve komitelerin, toplumların ya da cemaatlerin istibdatı gibi her zorbalık versiyonu, toplumsal gelişmenin, huzurun ve saadetin en tehlikeli düşmanıdır. İlmî, dinî, fikrî istibdatlar da bilimsel ve kültürel ilerlemelerin en büyük engelleridir.
İslâm ülkelerinin çoğunda maalesef baskıcı bir anlayış hakimdir. Halbuki istibdat kabiliyetleri körelten, samimiyetleri öldüren, toplumları kısırlaştıran, kalpleri korku duygusuyla boğan tehlikeli bir illettir.

İstibdat, âcizlerin ve meşrûiyet sorunu bulunan iktidarların özelliğidir. Baskıcı rejimleri sorgulamak, meşrûiyet krizlerini ortadan kaldırmak için en lüzumlu neşteri yaraya vurmak demektir. İslâm ülkelerinin zengin maddî ve manevî kaynakları ve birikimleri meşrû olmayan imtiyazlı sınıfların indî ve keyfî icraatlarıyla israf edilemez. Yüksek kabiliyetlerin, üstün karakterlerin uyanması engellenemez. Geçmişte insanlığa medeniyet dersi vermiş, insanlığın kendini keşfetmesine vesile olmuş zengin bir kültürün mensupları, geçmişte himmet ettikleri milletlerden değerler ithâl eder ve onlardan medet umar bir duruma gelemez ve gelmemelidir.
İslâm ülkelerinin maddî ve manevî sahalarda gerilemesinin ve ihtilâfa düşmesinin en mühim sebeplerinden birisi olan ve her cihetten İslâm milletlerinin üzerine karabasan gibi çöken çeşit çeşit istibdadın paramparça edilmesi ve ifade hürriyeti, basın hürriyeti, örgütlenme hürriyeti gibi tüm özgürlüklerin her kademede tesis edilmesi en hayati sorumluluğumuz olmalıdır.

Zira İslâmiyet, hürriyeti esas kabûl edip her türlü istibdadı reddeder. “Allah’a gerçek kul olan, başkalara kul olamaz” inancı ile örülü bir
medeniyetin fertlerinin istibdatı hazmetmesi ve kabul etmesi düşünülemez.

İslâm medeniyetinin hürriyet telakkisi, ahlâk anarşizmine sebep olan, toplumsal huzur ve sükûnu zedeleyen hayvânî, kontrolsüz hareketleri sınırlamayı esas kabul ettiği için, liberâl ve neoliberal akımlar başta olmak üzere beşerî sistemlerin öngördüğü hürriyet fikirlerinden farklılık arzeder. Yani bize göre insanlar hürdürler, ama yine de abdullahtırlar.

HİMMET VE GAYRETLER ŞAHSÎ ÇIKARLARA ÖZGÜ KILINMAMALI

Doğduğunda, tüm hayatında ve daha sonra mahşerde “Ümmetî! Ümmetî!” diyen ve diyecek olan bir peygamber (asm) ümmetinin en büyük felâketi, bu dünyada gafletle “Nefsî! Nefsî!” demesi ve himmetini sadece şahsî menfaatine hasretmesi ve bunun neticesinde millet adına, ümmet adına fedâkârlık hislerinin bu bulaşıcı illetten ötürü zayıflamasıdır.
Bundan dolayı değil midir ki İslâm ülkelerinin başına gelen büyük felâketler karşısında sair Müslümanlar çok sessiz ve yetersiz kalmaktadırlar.
Hâlbuki bir insanın kıymeti, himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başına bir millettir. Himmetimizi bu istikamette yüksek tutmak zorundayız.
İnsanın fıtratı medenî olduğundan her insan, tüm insanlığı düşünmeye mecburdur ve şahsî hayatı ancak bu şekilde devam edebilir.

İSLÂM MEDENİYETİNİN YENİDEN DİRİLİŞİ MÜMKÜN MÜ?

Tarih sahnesindeki medeniyetleri şu şekilde tasnif etmek mümkündür:

1. Maddeci medeniyet: İstilacı, gasbedici, sömürücü, nefis, hevâ ve hissi tahrik edici ve diyalektik düşüncesiyle kendinden başkasını düşman bilen, düşman yoksa hayalen dahi olsa üreten bir medeniyet. (Avrupa medeniyeti gibi)

2. Madde ötesi maneviyatçı medeniyet: Kurtuluşu ve mutluluğu maneviyatta arayan, maddeye önem vermeyen, hatta kaçan, tepkisini hiçbir şeye karışmamakla veren bu sebepten dolayı ruhban sınıfını doğuran bir medeniyettir. (Hint medeniyeti gibi)

3. İslam medeniyeti: Maddeye de manaya da değerince kıymet veren insanlığın saadetini, saadeti dâreyn bilen, bu saadeti dâreyni kazanmak için mutluluğu insanlıkta ve İslâmiyet’te arayan, istilacı olmayan, zarar olmadıkça sulhu tercih eden bir medeniyet.
Avrupalı bir işte bir zorluğa rast gelse medeniyetine ve milliyetine dayanır. Medeniyet ve milliyeti ona müthiş bir dayanak noktası olur. Kendisi zarar etse veya yok olsa milletim sağ olsun der, feragat eder.

Oysa bizde öyle ehemmiyetli iki cihet var ki, o iki cihetle hem Avrupa medeniyetini geçebiliriz hem de bütün beşerin nazarı dikkatini İslâmiyet’e çevirebiliriz:
O iki cihette şudur; biri manevi biri maddi.

Birinci Cihet:
Uyanmış beşerin manevi isteklerini İslâmiyet’ten başka hiçbir medeniyette bulamamalarıdır. Bunu Avrupa’nın zekâ tarlaları olan Mister Karlayl ve yenilerden olan Alvin Toffler belirtmektedir.

“Mister Karlayl, en yüksek sadâsıyla çekinmeyerek feylesoflara ve Hıristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış: İslâmiyet gâyet parlak bir ateş gibi doğdu. Sair dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak, İslâmiyet’in hakkı imiş. Çünkü sair dinler fakat Kur’ân’ın tasdikine mazhar olmayan kısmı hiç hükmündedir.” (Mektubat II, s. 406)
Alvin Toffler ise eserlerinde “Avrupa medeniyeti çökmüştür. Artık yeni bir medeniyet lazım.” der. (Şok, 1. 2. 3. Dalga)

İkinci Cihet:
Yani maddeten İslâmiyet’in terakkisinin kuvvetli sebepleri gösteriyor ki, maddeten dahi İslâmiyet istikbale hükmedecek. Çünkü Âlemi İslâm’ın şahsı manevîsinin kalbinde, gâyet kuvvetli ve kırılmaz ‘beş kuvvet’ içtima ve imtizac edip yerleşmiş:

(Birincisi) Bütün kemalâtın üstadı hakikî bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle teçhiz edilmiş olan ve hiç bir kuvvet onu kıramayacak bir mahiyette bulunan İslâmiyet hakikatidir.

(İkinci Kuvvet) Medeniyet ve san’atın hakikî üstadı çok şiddetli ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakirlik, öyle susmaz ve kırılmaz bir kuvvettir ki, bize cebren terakkiye sevkeder.

(Üçüncü Kuvvet) Şer’î hürriyettir. Yani insaniyete lâyık en yüksek kemalâta olan meyl ve arzu ile cihazlanmış olmak.

İnsanda var olan gıbta, hased, kıskançlık, rekabet, tam uyanmak ve yarışmak şevki ile, imaj yenileme arzusu, medenileşme meyli, baskı ve zülmü parça parça eden ve yüksek hisleri galayana getiren hürriyet fikri ancak İslâmiyet’te vardır.

(Dördüncü Kuvvet) Şefkatle cihazlanmış şehâmeti imaniyedir. Yani kimseye boyun eymemek; haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelil etmemekle dimdik ayakta durmak.

(Beşinci Kuvvet) İzzeti İslâmiyettir ki, tevhid inancını ilân etmektir. Ve bu zamanda tevhid inancı; maddeten terakkiye gitmekle ve hakiki medeniyete girmekle olur.

Evet Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve tevhid anlayışı üzerine te’sis edilmediğinden, heves ve hevâ ve rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin çirkinlikleri güzelliklerine üstün gelip, (ihtilâlci komitelerle) kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetiyle Asya medeniyetinin kuvveti karşısında duramayacaktır. Çatırdayarak devrilecektir.

Madem geleceğe karşı biz ehli iman ve İslam’da böyle maddî ve manevî terakkiyâta sebep ve kuvvetli, sarsılmaz esbâb varken, çoğunun İslam memleketlerinde dünya herkese ve ecnebîlere terakki dünyasıdır, fakat yalnız bîçare ehli İslâm için tedenni dünyası oldu diye ye’se düşmeye lüzum yoktur.
Spotlar:
“Bizler muhabbet fedâileriyiz, husumete vaktimiz yoktur!”

İslâm ülkelerinin maddî ve manevî sahalarda gerilemesinin ve ihtilâfa düşmesinin en mühim sebeplerinden birisi olan ve her cihetten İslâm milletlerinin üzerine karabasan gibi çöken çeşit çeşit istibdadın paramparça edilmesi ve ifade hürriyeti, basın hürriyeti, örgütlenme hürriyeti gibi tüm özgürlüklerin her kademede tesis edilmesi en hayati sorumluluğumuz olmalıdır.
Doğduğunda, tüm hayatında ve daha sonra mahşerde “Ümmetî! Ümmetî!” diyen ve diyecek olan bir peygamber (asm) ümmetinin en büyük felâketi, bu dünyada gafletle “Nefsî! Nefsî!” demesi ve himmetini sadece şahsî menfaatine hasretmesi ve bunun neticesinde millet adına, ümmet adına fedâkârlık hislerinin bu bulaşıcı illetten ötürü zayıflamasıdır.

İnsanın kıymeti, himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başına bir millettir. Himmetimizi bu istikamette yüksek tutmak zorundayız.
İslâmiyet’in terakkisinin kuvvetli sebepleri gösteriyor ki, maddeten dahi İslâmiyet istikbale hükmedecek. Çünkü Âlem-i İslâm’ın şahs-ı manevîsinin kalbinde, gâyet kuvvetli ve kırılmaz ‘beş kuvvet’ içtima ve imtizac edip yerleşmiş. Kaynak: http://www.sorusorcevapbul.com - Yaşasın Ümit, Ölsün Yeis

Yazar: Zeynelabidin YILDIRIM

Bize Soru Sorun
Yorum Yapın

1430 - 1438 © www.SoruSorCevapBul.com