" Alıntı Makaleler " Henüz yorum yapılmamış.

 

 Evrim Teorisi ve Modern Bilim

Hayatın ve canlıların geldiği yer gibi gittikleri yer de önemlidir. Bizi bu dünya gemisine kim getirdi? Ne için getirdi ve ne istiyor? Nereye gidiyoruz? Sorularına cevap bulmadan hiç bir şeye gerçekten cevap bulunmuş sayılmaz. Dünyanın ve kâinatın enini boyunu bilmek, madenlerini tartmak bu noktada hiç bir işe yaramaz.

Cevap:

Evrimin iki temel teorisi vardır. Birisi doğal seçilim (natural selection), diğeri ise türlerin evrimleşerek yeni türlere dönüşmesi (development of species)dir. Önce bu iki kavramı kısaca tanıyalım. (Buradan sonra anlatacaklarım benim değil, Darwinizm’in ifadeleridir.)
DOĞAL SEÇİLİM
Her canlı, ister tek hücreli bakteri olsun, ister bikti olsun ister hayvan olsun, bulunduğu ortamın şartlarına uyum sağlar. Hayatını ve neslini tehdit eden etkenlerle savaşır. Mağlup olanların hem kendileri, hem nesilleri yok olur. Galip olup yeni şartlara uyum sağlayanların nesli, devam edebildiği için yeni oluşan tür artık eski zayıf karakterleri taşımaz olur.
Buna örnek olarak ise şu misaller verilir: Afrika’nın çöllerinde yaşayan insanlar güneşten yanıp karardıkları ve ancak orada siyahlar rahat yaşayabildiği için açık renkli deriye sahip olan insanlar o bölgede yaşayamamışlar dolayısı ile nesilleri devam etmemiştir. Bu yüzden sıcak ekvator kuşağında sadece zenciler yaşamaktadır. Diğer bir misal ise, aynı bitki türünün ılık bölgede yetişenleri soğuğa dayanıksız, soğuk bölgede yetişenleri ise soğuğa dayanıklı olmaktadırlar. Bu durum çok sayıda bitki türü için son derece yaygın bir durumdur. Yani soğuğa dayanıklı olmayanlar hemen ölmüş nesilleri devam etmemiş, dayanıklıların nesli devam ettiğinden doğal seçilim olmuştur.
Darwin, bu uyum kabiliyetinin her zaman kalıtımla bir sonraki nesile aktarıldığını iddia etmiş ise de gerçekte bunun her zaman olmadığı görülmüş ve neo-darwinistler kalıtımla bazen geçmese de canlılardaki uyum yeteneği bir doğal seçilim durumudur diyerek açık kapı bırakmışlardır. Bunun da en çok verilen örneği, kas güçlendirici çalışma yaparak kaslarını geliştirmiş birinin, çocuğunun gelişmiş kaslarla doğmaması durumudur.
MUTASYON
Tür değişimi kısmına geçmeden mutasyon kavramına bakmak gerekiyor. Çünkü Darwin’e göre aradaki sihirli basamak budur. Canlılar kendi genetik özelliklerini nesillerine “gen” denilen protein yapıları vasıtasıyla aktarırlar. Bazen bu genlerde değişiklikler olur. Bu değişikliklere sebep; bazen ilaç, zehir gibi kimyasal faktörler, bazen de ısı, radyasyon gibi fiziksel faktörlerdir. Radyasyona maruz kalan birinin çocuğunun sakat doğması, bazı ilaçların doğacak çocukta bazı hasarlara yol açmasının sebebi genlerde oluşan mutasyon’dur. Bunun insan eliyle yapılan bir örneği de şudur: E.Coli basili (hani şu kirli sularla insanı hasta eden) bir mikroptur. Bu mikrobun özelliği çok hızlı üremesi ve protein üretmesidir. Bu bakterilerin protein üretilmesine sebep olan gen dizisi, insanın insülin proteini üretimi için gerekli olan gen dizisiyle değiştirilmekte ve çok miktarda insan insülini kolayca elde edilmektedir. Günümüzde şeker hastalarının insülin ihtiyacı bu şekilde karşılanmaktadır. Canlının türü değişmez ama yapısı değişmiş olur ve bunların nesilleri de aynı şekilde insülin üretirler. Bu da bir sun’i mutasyondur. Özel amaçlar için insanlar tarafından gen mühendisliği marifetiyle oluşturulanlar hariç mutasyonlar hemen hemen her zaman bozucu yönde etki yapar. Yani radyasyona maruz kaldığı için daha güçlü bir yavru olduğu hiç görülmemiştir.
TÜR DEĞİŞİMİ
Darwinizmin buraya kadar anlattıklarında çok büyük yanlışlar yoktur. Bazı yorum farkları olabilirse de genel itibariyle doğrudur. Zaten tartışmalar bu noktadan sonra başlamaktadır.
Darwinizm diyor ki; “yeryüzündeki tüm canlılar, bakterilerden hayvanlara kadar (onlara göre insan da bir çeşit hayvandır) hepsi aynı atomlardan, çok benzer moleküllerden meydana gelmektedirler. Her canlı hücrelerden oluşmaktadır. Hücreler temel olarak çok benzer faaliyetler göstermektedir. Bu durum aralarında bir ilişki olduğunu düşündürür. Mutasyonlar, genetik yapıyı değiştirirler ve bir sonraki nesle kalıtım yoluyla geçerler. Mutasyonlar (insan eliyle yapılanlar hariç) tesadüfi değişikliklerdir. Her zaman bozucu olacak diye bir kaide yoktur. Tesadüfen daha iyi özellik kazandıracak şekilde de olabilir. Bu mutasyonun zatında mümkündür. Bu mutasyonların arka arkaya çok sayıda iyi yönde olması bir türün yeni bir türe evrilmesine zemin hazırlamış olabilir. Zaten doğal seçilim kuralı, sadece iyi mutasyonların devamına izin verir. Bu şekilde türler birbirlerine değişmiş olabilirler.”
Buradaki meşhur misallerden biri ise şudur: “Bazı göllerde yaşayan balıklar yakınlarında bulunan ağaçlardaki hayvanlarla beslenir. Bu balıklar sudan adeta uçarak çıkar ve daldaki avını alıp suya döner. Bu sırada yüzgeçlerini de kanat gibi kullanırlar. Bu balıklar zaman içinde bazı mutasyonlara uğrayıp o yüzgeçleri kanat olmuş ve kuşa dönüşmüşlerdir. Kanatları daha gelişkin olanlar doğal seçilim ile çoğalmış kuş olmuşlardır.”
Evrim Teorisi denilen şey kısaca, böyle bir varsayımlar ve ihtimaller dizisidir. Ancak modern bilim dünyası bu teoriyi o kadar mantıklı ve mükemmel bulmuştur ki, “canlıların ortaya çıkışı ve çeşitlenmeleri daha iyi izah edilemez” diyerek dört elle sarılmıştır. Bu teoriye göre evrim cetveli oluşturulmuş ve her canlı o cetvelde kendi evrim sırasına yerleştirilmiş o tarzda da isimlendirilmiştir. Canlılar bu teoriye göre derecelendirilmiştir. Bu cetvelde insan diye ayrı bir sınıf yoktur. Hayvan sınıfının en sonuna insan (homo sapiens sapiens) konulmuştur. Homininae altfamilyasında hominini ve gorillini diye iki tür vardır. Gorillini türünde goril bulunur. Hominini türünde ise insan ve şempanze vardır. İşte “insan, maymundan geldi” tabirinin esas çıkış yeri burasıdır. Bulunan bazı fosiller de ara türler olarak bu tabloya yerleştirilmiş “tahminen şu kadar yıl önce yaşamıştır” tabirleri ile süslenmiştir. Fosillerin bazılarının kafadan uydurulduğu veya varsayıldığı daha sonra açıklanmıştır ama her şeye rağmen, canlıların dünyaca kabul edilen tek sınıflaması budur. Öyle ki, canlıların bilimsel ve teknik tanımlaması için kullanılan başka bir dil de ne yazık ki yoktur.
ANTİ-DARWİNİSTLER
Modern bilim dünyası içinde aslında çok sayıda da anti-darwinist vardır. Bu bilim adamlarının çok sayıda haklı itirazları bulunur. Ancak en temelde, “mutasyon iyi de olabilir” ihtimali son derece zayıf bir ihtimaldir. Arka arkaya cereyan etmesi ise, olasılık bilimi açısından imkânsız kabul edilecek derecede küçük sayılara tekabül etmektedir ki, bu kadar minik bir ihtimale göre teori geliştirmek mantık sınırını zorlamaktır. Hatta bazıları, “tür değişimini mutasyon üzerinden kabul edeceksek ileriye doğru değil geriye doğru işletmek gerekir” diyerek ters evrimi savunmaktadır. Bazıları ise, “tür değişimi asla olamaz. Her canlı müstakil olarak ortaya çıkmıştır. Bir milyon yıl önce ne idilerse şimdi de odurlar” diyerek değişik bir görüş bildirmektedirler. Yani kısacası nasıl Darwinistler bir çeşit değilse, anti-darwinistler de tek çeşit değildir.
Bir de “mükemmellik” tartışması vardır ki o da hakikaten evlere şenliktir. Anti-darwinistler her canlı en mükemmel hali ile ortaya çıkar derler. Ve yine her canlı kendi ihtiyacına göre donatılmıştır.  Türler evrilerek gelişse, evrim basamağında yukarıdaki canlılar aşağıdakilerden her zaman daha iyi özelliklere sahip olurdu. Bu her zaman böyle değildir. Mesela, kartalın gözleri, insanınkinden çok daha gelişkin ve keskindir. Darwinistlere göre ise mükemmellik yoktur. Her canlı hayatını sürdürecek ve neslini çoğaltacak kadar özelliğe ancak sahiptirler. Bu da sürekli bozulma eğilimindedir. Onlara göre eğer mükemmellik olsaydı, hastalıklar ve ölüm olmazdı.
İSLAMİ GÖRÜŞ VE TABİAT RİSALESİ
Bediüzzaman Said Nursi’nin (KS) Tabiat Risalesi namındaki eseri bu konuda olması gereken yaklaşımı çok net biçimde ortaya koymuştur. Bu eserde, “mevcudatın özellikle de canlıların, meydana gelişlerinde dört ihtimal vardır. 1- Sebepler yapar. 2- Tabiat yapar. 3- Kendi kendine olur. 4- Bir yaratıcı vardır ve o yapar. Beşinci ihtimal ise aklen yoktur. Üçünün imkansız olduğu ortaya konulsa dördüncü ihtimal mecburen kabul edilir” diyerek gerçekten modern bilimin karşı çıkması teknik olarak imkansız bir yaklaşım ortaya koymuştur. Bu yaklaşımdan önce bu konuya eğilen islam âlimleri genelde Allah’ın varlığı ve mahlûkatın yaratıcısı olduğunu ispat yönüne gitmişlerdir. Fakat bu yöntemin “hiç bir ispatı kabul etmem” diyen modern bilimcilere tabii olarak pek bir tesiri olmamıştır.
Buradaki ilk üç ihtimal, modern bilimin karışık olarak kullandığı kavramlardır. Çoğu kimse bunların net ayrımlarını bile yapmaz. Birbiri yerine de çoklukla kullanır. Hepsi de birbirinden saçma ve imkânsız durumlar olduğu halde, koca kafalı çok bilim adamları, bu içi boş kavramları süslü isimlendirmelerle kullanırlar. Çünkü modern bilimde, “bir durumun isimlendirilmesi artık onun ayrıca izah edilmesine ihtiyaç bırakmaz!” İlk duyan için son derece saçma olan bu yaklaşım günümüzde son derece yaygın bir uygulamadır. Bu hadisenin tıp biliminde son derece komik bir örneği ise şudur: Hakkında hiç bir şey bilinmeyen hastalıklara “idyopatik” denir. Bu onun, muamma olma yönüne hiç bir katkıda bulunmaz ama artık onun bir ismi vardır ve bu da doktorlar için yeterlidir!
Bir de modern bilimde genellikle çok küçük ayrıntılar ile uğraşılır. Merak edilen esas konu, işin felsefesi değil hep teknik yönüdür. Felsefi yönü üzerine fazla giderseniz “modern bilim sadece “nasıl” sorusuna cevap arar, “niçin” sorusuna değil. “Niçin” sorusu ile bilim değil, felsefe uğraşır” diyerek konuyu kapatırlar. Gerçekte her durumda “niçin” sorusunun cevabı “nasıl” sorusunun cevabından çok daha önemlidir. Hatta, “niçin” sorusunun cevabı bulunmadan hiç bir şey tam anlaşılmış olmaz, ama bu durum hiç kimsenin umurunda da değildir. Bu konuya verilen bir misal şudur: İnsan, kendini yarı baygın halde hiç bilmediği bir gemide bulsa ne yapar? Kalkıp etrafına bakar. İlk merak edeceği sorular şunlardır: 1- Beni buraya kim getirdi? 2- Ne için getirdi? 3- Bu gemi nereye gidiyor? Normal akla sahip birisi bu üç sorunun cevabını bulmadan asla rahat edemez. Başka bir adam da kendine gelince hemen kazan dairesine inip bu gemi acaba nasıl çalışıyor, ne yakıt kullanıyor, bu geminin boyu ne kadar, eni ne kadar, hangi maddelerden ve ne zaman inşa edilmiş?.. gibi sorulara cevap bulmak için uğraşsa ve bütün hayatını bunlara feda etse herkesçe ahmak olduğuna hükmedilmez mi? Maalesef, modern bilim denilen sistemin durumu, ikinci ahmak adamdan pek de farklı değildir.
Netice itibariyle:
Hayatın ve canlıların geldiği yer gibi gittikleri yer de önemlidir. Bizi bu dünya gemisine kim getirdi? Ne için getirdi ve ne istiyor? Nereye gidiyoruz? Sorularına cevap bulmadan hiç bir şeye gerçekten cevap bulunmuş sayılmaz. Dünyanın ve kâinatın enini boyunu bilmek, madenlerini tartmak bu noktada hiç bir işe yaramaz.
Yanlış bir şeyin, her tarafı yanlış olması gerekmediği gibi, doğru olan bir şeyin de her tarafı doğru olması gerekmez. Burada hüküm vermek için neticeye bakılır. Evrim teorisinde doğru gözlemler ve izahlar da elbette vardır. Ancak çıkardığı neticeler çoğunlukla yanlış ve yanıltıcıdır.
Modern bilim de çok sayıda yanlış ve eksik yaklaşımlar ile doludur. Genele bakmaz, ayrıntılarda boğulur. Ve bu hali ile insanlığa yön belirlemek ve yol göstermek misyonundan çok uzaktır. Gidilen yönle ilgilenmeyen bir bilimin nasıl bir yol gösterici vasfı olabilir. Hakiki dinden uzak bilim; her şeyden şüphelenmeyi, bilimden uzak din ise asılsız hurafelere saplanmayı netice verir. İnancı bilimin karşısına değil, yanına koymak gerekir. Ancak o zaman hakiki mürşit olur.
Bir durum hakkındaki teorilerden hiç biri ispat edilemiyorsa, izahı en kolay, en akla yakın ve en kolay kabul edilecek olanı tercih edilir, en tekellüflüsü değil. Hiç rastlanmamış bir ihtimale, sadece “vehmî bir ihtimal” diye, üstelik bir de bunun arka arkaya olabileceği ihtimaline teori bina etmek son derece mantıksızlıktır.
Bu dünyada gerçek mükemmellik olmadığı doğrudur. Ancak bu, herşeyin kendi kendine olduğuna değil, bu hayatın geçici olduğuna delalet eder. Hastalık ve ölüm, hayatın hataları değil tabii seyridir. Bu tür şeyler gerçekten tesadüfi olsaydı hiç hasta olmayan ve hiç ölmeyen insanlar da olmalıydı. Çünkü bu da zatında mümkündür ama hiç gerçekleşmemiştir. Ayrıca insan vücudunda işleyen binlerce mekanizmadan birinin bozulması ile hastalık olmaktadır. Bu bozulmalar gerçekten tesadüfi olsaydı, bu sistemlerin yarısının sürekli bozuk olması gerekirdi. Üstelik bozulmalarına sebep olacak haller, düzgün devam etmesine sebep olacak hallerden kat be kat fazladır. Hastalık normal durum, sağlıklı olmak enderi nadirattan bir istisna olurdu. Hâlbuki cari durum tam tersidir. Sağlıklı olmak normal, hastalık istisnadır. İnsan popülâsyonunun en çok %10’u hasta olmaktadır. Geri kalan %90 sağlıkla hayatına devam etmektedir. Bu da hastalıkların tesadüfen olmadığını, frenleyici bir iradenin varlığını gösterir.
Her canlı hayatını sürdürmesi ve neslini devam ettirmesi için kendine ihtiyaç olacak özellikler ve bilgi ile dünyaya gelir. Nesillerine herşeyi aktarırlar ancak bilgi aktaramazlar. Bunun tek isitisnası insandır. İnsan yaşadıkça öğrenir, bazı tedbirleri almazsa ne hayatını devam ettirebilir, ne de neslini. Ama sonraki nesillere bilgilerini aktarırlar. Evrimdeki canlı silsilesi yanlışlarla ve acayipliklerle doludur. Kanat sahibi olup uçmak çok üstün bir özellik olduğu halde kuşlar, memelilerden daha alt basamaktaki varlıklardır. Balıklar, kuşlardan daha alt basamaktadırlar ama yunus balığı sırf üreme sistemi farklı olup memeli olduğundan kuşlardan daha yukarıdadır. Şu an için bu saçma sistemin kullanılmasının tek sebebi aslında elde bir alternatif olmamasıdır. Evrim tablosuna göre en yakın komşumuz olan şempanzeye kısmen görüntümüz (?) dışında hiç bir şeyimiz benzemez. Mesela insan insülinine en yakın yapı, dana ve domuz insülinleridir. Şempanzeninki ile hiç benzerlik taşımaz. Siroz hastalarına hayvanlardan karaciğer nakli yapılması çalışmalarında şempanze denemeleri son derece başarısız olmuş, koyun ile yapılanlar daha iyi sonuçlar vermiştir. İnsanın kalem tutup yazı yazmasını ve dolayısı ile ilim sahibi olmasını sağlayan “adduktor pollicis brevis” adelesi insandan başka hiç bir canlıda yoktur. Tesadüfen orada oluştuğuna inanmak hakikaten akıldan istifa etmekle ancak mümkündür.
Velhasıl, sadece evrim teorisi değil modern bilimin kendisi de son derece zayıf temellere oturmakta ve ayrıntılarla uğraşıp durmaktadır. Evrim fikrinin ortadan kalkması, modern bilim sisteminin de topyekün sorgulanması anlamına geleceğinden buna kimse razı olmamaktadır. İnanç ile bilimin düşman değil dost olduklarını göstermek ve bu temelde yirmibirinci yüzyıl bilim dünyasını şekillendirmek, hakiki manada yol gösterici haline getirmek, bu asrın iman sahibi bilim adamlarının omuzunda bir vebal ve önlerinde en öncelikli vazife olarak durmaktadır. Karanlığa söverek aydınlık olmaz, bir mum yakmak gerekir.
Yazar: Dr. Kaynak: http://www.sorusorcevapbul.com - Evrim Teorisi ve Modern Bilim Hilmi AKŞAMOĞLU

Bize Soru Sorun
Yorum Yapın

1430 - 1438 © www.SoruSorCevapBul.com