" Alıntı Makaleler " Henüz yorum yapılmamış.

 

 İslâm Medeniyetinde Zekât

Beden ile yapılan ibâdetlerin fihristi, özü namaz olduğu gibi, mal ile yapılan ibâdetlerin kutbu, merkezi de zekâttır.

Cevap:

Zekât, temizlik arınma ve bereket demektir. Allah'ın rızık olarak verdiği malın içinden fakirin hakkının çıkarılması; insanı cimrilik, tamahkârlık, kul hakkı yemek gibi mânevî kirlerden temizlemesi ve malda berekete vesile olması münâsebetiyle mal ile yapılan ibâdete zekât denmiştir. Aynı zamanda kulun Allah'a karşı sadâkatinin delîli olması cihetiyle zekâta "sadaka" da denmiştir. Fıkıhta ise zekât, nisap miktarına ulaşmış bir malın kitap ve sünnette belirlenmiş miktarını, Allah'ın Kur'ân-ı Azimüşşan'da saydığı sekiz sınıftan birisine veya bir kaçına Allah rızası için vermektir.
Zekât, Kur'ân-ı Kerim'de pek çok yerde namazla beraber zikredilir. Bedîüzzaman Hazretleri, Kur'ân'da namaz ve zekâtın birlikte zikredilmesinin hikmetini mealen şöyle açıklar: "Beden ile yapılan ibâdetlerin fihristi, özü namaz olduğu gibi, mal ile yapılan ibâdetlerin kutbu, merkezi de zekâttır.
(اَالصَّلاَةُ عِمَادُ الدِّينْ) (اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ اْلْاِسْلاَمْ) hadis-i şerifleri mucibince, namaz dinin direği olduğu gibi; zekât da İslâm'ın kantarası, yani köprüsüdür. Birisi dîni, diğeri asâyişi muhâfaza eden İlâhî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır."
Kur'ân, kıyâmete kadar gelecek bütün insanlara ve insanlığın bütün tabakalarına hitab ettiği için düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Kur'ân'ın hükümleri ve kanunları, o kadar sâbit ve sağlamdır ki asırlar geçtikçe ihtiyarlamıyor, değişmiyor, belki daha ziyâde kuvvetini gösteriyor, gençleşiyor.
Batı medeniyeti, Kurân'ın hükümlerini beğenmeyip muhâlefet ettiği için alternatif sistemler geliştirmeye çalışmıştır. Kapitalist ve sosyalist sistemler, iki asırdır en iyi idâre şekli olarak insanlığa sunuldu. Fakat beşerin eserleri ve kanunları; beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor.
Bediüzzaman Hazretleri, insanlık âleminde ve bilhassa Batı medeniyetinde meydana gelen bütün ihtiâlallerin ve bütün kötü ahlâkların kaynağının iki cümle olduğunu söyler. Bu cümlelerden birincisi, "Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne."dir. Bu cümle ile zekâtı toplum hayatından kaldırıyor. İkinci cümle ise, "Sen çalış, ben yiyeyim."dir. Bu cümle ile de fâizi yaygın hâle getiriyor. Evet, insanlar, toplum hayatında havas ve avam, yani zenginler ve fakirler arasındaki dengeyle rahat yaşayabilirler. Toplum hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Yüksek tabaka aşağı tabakadan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvâsalayı yani birbirleriyle irtibatı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm, tahakküm ve baskı iner, avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer dâimî bir mücâdele-i mâneviyede, fikrî ayrılıklar, sosyal karışıklıklar ve çatışmalar içinde bulunur.
İşte medeniyet, bütün hayır kuruluşlarıyla, ahlâkî terbiyeyi vermeye çalışan mektepleriyle, caydırıcı kanunlarıyla, her türlü güvenlik önlemleriyle, ordusuyla, polisiyle, yazılı ve görsel basın yayın vâsıtalarıyla beşerin o iki tabakasını barıştıramadığı gibi, hayat-ı beşerin bu iki müthiş yarasını da tedâvi edememiştir. Çünkü "Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne." şeklindeki birinci cümle yüksek tabakayı zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci cümle olan "Sen çalış, ben yiyeyim." ise, aşağı tabakayı kine, hasede, çatışmaya sevk edip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır mahvetmiştir. Bu dâvâya delil olarak Fransız ve Bolşevik ihtilallerini örnek gösterebiliriz. Her iki ihtilâlin oluşunda da birçok sosyal ve siyasî sebep yanında asıl öne çıkan sebep yoksulluk ve toplum tabakaları arasındaki ekonomik uçurumdur.
Toplum tabakaları arasında birleşme, kaynaşma ve dengeyi temin edecek ancak zekât ve sosyal yardımlaşma kültürüdür. O dengenin esası ise yukarı tabakadan aşağı tabakaya merhamet ve şefkat; aşağı tabakadan yukarıya hürmet ve itaattir. Kur'ân, zekâtı farz kılarak birinci cümleyi; fâizi haram kılmakla da ikinci cümleyi ortadan kaldırır ve bu toplumsal yaraları tedâvi eder. Bu nokta-i nazardan bakıldığında zekâtın fert ve toplumun saadet ve selâmetinin devam ve bekasında ne derece ehemmiyetli bir direk, sarsılmaz bir esas olduğu görülür.
Bütün muâvenet ve yardım nevilerini hâvi olan zekât hakkında sahih olarak Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm (اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ اْلْاِسْلاَمْ) buyurmuşlardır. Yani Müslümanların birbirlerine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zîra yardım vâsıtası, zekâttır. Toplum hayatında intizam ve asâyişi temin eden köprü zekâttır. İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilaflardan meydana gelen felâketlerin tiryakı, ilâcı zekâttır, muâvenettir.
Medeniyet yaşanan ihtilal tecrübelerine rağmen Kur'ân'ın bu emirlerini dinlemedi. Dinlemeyişinin tokadını da yedi. I. ve II. Dünya savaşları insanlığın başına bela olup 100 milyondan fazla insanın hayatına mal olmakla beraber, tamiri mümkün olmayan maddî ve mânevî yıkımlara da sebebiyet verdi.
Bediüzzaman Hazretlerine göre bu zamanın en büyük sıkıntılarından birisi de dünya hırsıdır. Derd-i maişet ve hırs-ı dünya hastalığı insanları yanlış ve zararlı yollara sürüklemektedir. Bu hırs, haram helâl demeden her malı kabule ve hayat-ı ebediyeye lâzım olan çok şeyleri feda etmeye sebeb olmaktadır.
Eskiden insanlık üç şeye muhtaç iken şimdi, sû-i istimâlât ve isrâfât ve hevesâtın galeyânı ile yüz şeye muhtaç olmuştur. Eskiden on kişiden ikisi ihtiyacını karşılayamıyordu. Şimdi ise insanlardan o yüz ihtiyacı tam helâl bir tarzda tedarik edecek ancak on kişidir. Doksanı muhtaç hükmündedir. Demek bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor, fakirleştiriyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk ediyor.
Bu noktada Bedîüzzaman Hazretleri, ümmeti mealen şöyle uyarmaktadır: İşte ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs çok zararlı ve belalı bir şey olduğu halde; nasıl hırs yolunda her zillete, alçalmışlığa râzı olarak haram helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hatta erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Hâlbuki zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve belaların defedicisidir. Zekâtı vermeyenin herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak ya lüzumsuz yerlere verecektir ya bir musibet gelip alacaktır.
Bu dâvâsına müşahhas bir misalle şöyle açıklık getirir: Hakikatlı bir rüya-yı hayaliyede, Harb-i Umumî'nin beşinci senesinde, bir acib rüyada benden soruldu: Müslümanlara gelen bu açlık, bu zâyiât-ı mâliye ve meşakkat-ı bedeniye nedendir? Rüyada demiştim: Cenâb-ı Hak, bir kısım maldan onda bir veya bir kısım maldan kırkta bir, kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların duâlarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini menetsin. Biz hırsımız için tamâkârlık edip vermedik. Cenâb-ı Hak birikmiş olan zekâtını, kırkta otuz, onda sekizini aldı. Hem her senede yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık, muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb-ı Hak, ceza olarak yetmiş cihetle belalı bir nevi orucu beş sene cebren bize tutturdu. Hem yirmi dört saatte bir tek saati, hoş ve ulvî, nuranî ve faideli bir nevi talimât-ı Rabbaniyeyi bizden istedi. Biz tenbellik edip o namazı ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zâyi ettik. Cenâb-ı Hak onun keffareti olarak, beş sene tâlim ve tâlimat ve koşturmakla bize bir nevi namaz kıldırdı, demiştim."
Bedîüzzaman Hazretleri insanlar arasındaki maddî dayanışma ve yardımlaşmada zekâtın öne çıkarılması noktasında önemli bir hususu da şöyle hatırlatır: Ey ehl-i kerem ve vicdan ve ey ehl-i sehâvet ve ihsan! İhsanlar, yardımlar zekât namına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünkü Allah namına vermediğin için, mânen minnet ediyorsun; bîçâre fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duâsından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenâb-ı Hakk'ın malını kullarına vermek için bir tevziat ve dağıtım memuru olduğun halde, kendini sâhib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet ediyorsun. Eğer zekât namına versen; Cenâb-ı Hak namına verdiğin için bir sevâb kazanıyorsun, bir şükran-ı nimet gösteriyorsun. O muhtaç âdem dahi sana tabasbusa, yani kendini küçülterek beğendirmeye mecbur olmadığı için izzet-i nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbul olur. Evet, zekât kadar, belki daha ziyâde nafile ve ihsan yahut sair suretlerde verip riya, gösteriş ve şöhret gibi, fakiri minnet altında bırakarak küçültüp alçaltma gibi zararları kazanmak nerede? Zekât namına o iyilikleri yapıp, hem farzı eda etmek, hem sevabı, hem ihlâsı, hem makbul bir duayı kazanmak nerede? Kaynak: http://www.sorusorcevapbul.com - İslâm Medeniyetinde Zekât
Kaynak: İrfan Mektebi

Bize Soru Sorun
Yorum Yapın

1430 - 1438 © www.SoruSorCevapBul.com