" Muhtelif " 1 yorum

 

 İlahi dokunuş uygulaması caiz midir?

Oneness Blessing/ilahi dokunuş uygulamasının dinimizce caiz midir? İçeriği tam bilmediğimiz için yapan ve uygulayan kişi dinen sorumlu olur mu? Teşekkürler

Cevap:

Değerli Kardeşimiz;
İlahi dokunuş, İslam dışı bir uygulamadır. Hiçbir inanca ve dine ait değildir. İlahi dokunuş öğretisindeki Tanrı algısı İslam’ın öğrettiği Allah inancına ters düşer. Böyle bir uygulamanın caiz olması düşünülemez. Bilmeden böyle bir uygulamaya dâhil olunduysa samimi bir şekilde tevbe edilmeli ve asla tekrarlanmamalıdır.
Hakiki saadeti arayan kişi için İslam’ın gösterdiği helal daire kâfidir. Bütün ibadetlerin kişinin hem ruh hem akıl hem de beden sağlığına nice faydaları vardır. Namazını düzenli bir şekilde kılan, İslam’ın emirlerini yerine getiren ve hayatını sünnet-i seniyye çizgisinde yaşamaya çalışan bir Müslüman’ın ruhunda hiçbir enerji açığı meydana gelmez.

Diyanet İşleri Başkanlığı yoga, meditasyon ve oneness blessing gibi uygulamalar hakkında şöyle izahatta bulunmuştur:

"Yoga, meditasyon, biyo enerji ve oneness blessing gibi motivasyon ve enerji akışı düzeni etrafında sistemleşen bu tür uygulamalar şayet bir dini algı ve öğreti merkezli uygulama ise, bu İslama göre batıldır ve başka dinlerin uygulamalarını benimsemek itikada zarar verir. Yok eğer tıbbi bir gerekçe etrafında şekillenen bir uygulama ise, bu da ancak inancı sağlam doktorların tıbbi tedavi olarak önermeleri durumunda uygulanabilir. Yok sadece bir terapi ve hobi türü bir uygulama ise bu gibi şeylerin daha çok manevi boşlukta olanları tatmin etmek için para tuzağı ve bir aldanış olacağı malumdur. Zaten İslam'da ibadetler, zikir , tefekkür, ahlakı güzelleştirme, nefsi terbiye gibi bilinen uygulamalar hakkıyla yerine getirildiğinde hiç bir meditasyon ve enerji akışı uygulamasının elde edemeyeceği psikolojik ve manevi faydalar sağlayacak ve o kimseye kafi gelecektir."

Hiçbir sıkıntı ve hastalık boşu boşuna gelmez. Sıkıntı ve hastalıklarda müracaat edilmesi gereken kapı  “dua ve tevekkül” kapısıdır. 

ÇİRKİN GİBİ GÖZÜKEN MUSİBET, BELA VE HASTALIKLAR HAKİKATTE HAYIRLI VE GÜZELDİR

Musibet ve hastalıklar şer ve kötülük gibi görünse de aslında hayır ve güzeldir. Kâinatta yaratılmış her şey iki kısma ayrılır. Biri bizzat güzel olan (hüsn-ü bizzat) diğeri ise neticesinde güzel olan şeylerdir (hüsn-ü bil-gayr). Mesela; sağlık bizzat güzel olan bir nimetken hastalık, neticesinde güzelliği ortaya çıkan bir nimettir.

Aşağıda mevzuya açıklık getirecek başlıklara bakalım:

ALLAH (CC) İNSAN İÇİN EN HAYIRLI OLANI BİLENDİR.

"…Şübhesiz ki O, kullarından hakkıyla haberdar olandır, (onları) hakkıyla görendir." (Şura, 27)

Bir kutsi hadiste de şöyle buyrulur:

“Bazı mümin kullarımın imanını fakirlik korur. Onu zengin etsem ahlakı bozulur.
Bazı mümin kullarımın imanını zenginlik korur. Onu fakir etsem kalbi bozulur.
Bazı mümin kullarımın imanını sıhhat korur. Onu hasta etsem edebi bozulur.
Bazı mümin kullarımın imanını hastalık korur. Onu sıhhatli etsem hali bozulur.”
Şüphesiz ki Allah ezeli ilmiyle kimin hakkında neyin daha hayırlı olduğunu bilir ve kulu için en hayırlı olanı verir.

DÜNYA CENNET DEĞİLDİR

Dünyada savaşlar, zulümler, haksızlıklar, ölümler, bela ve musibetler süre gelmektedir. Çünkü dünya cennet değil. Savaş, felaket ve hastalık gibi sıkıntılar olmasaydı dünya, dünya değil cennet olurdu. O zaman insan da imtihanda olmuş olmazdı. Halbuki insanlar dünyada bir imtihan için bulunmaktadırlar. Cennete layık olup olmayanlar test edilmektedir. Bela ve musibetlerin olması bu imtihanın gereğidir. Arzu edilen, hayali kurulan keder ve zulmün olmadığı cennet âlemine, insan layık olduğu takdirde gidecektir.

Musibetler işlenilen günahlara “bedel” olarak gelir.

Biz insanlar sadece şahit olduğumuz ve yaşadığımız hale göre değerlendirme yaparak yanılıyoruz. Çünkü insan gördüğü olayların geçmiş ve gelecekle olan alakasını kuracak bir ilme ve güce sahip değildir. Allah'ın ilmi ise her mekânı ve her zamanı kuşatır. Dolayısıyla ilahi kader zamanın üzerinden geçmiş ve geleceği aynı şimdiki hal gibi görür. Ona göre hükmeder, adaletini ortaya koyar.
 
Mesela: hırsız olmadığı halde hırsızlıkla suçlanan bir kimse bize göre zulme uğramıştır. Halbuki o kişinin, kimsenin bilmediği geçmişte yaptığı bir kabahati vardır. Kader onu bilir ve ona göre hükmeder. Yani insanların zulüm olarak gördüğü olaylarda, aslında kaderin tam bir adaleti gerçekleşmiştir.
 
Buna; musibetin bedel yani karşılık olarak gelmesi denir. Hususen Allah (cc) mü’min kulunun işlediği günahlara karşılık, merhametiyle bu dünyada musibet vererek onu ahiret azabından kurtarır.

Musibetler mü’minlerin günahlarına kefarettir.

Allah (cc), merhameti ile mü’min kulunun işlediği günahlara karşılık bu dünyada musibet vererek onu ahiret azabından kurtarmak ister. Musibet ve hastalıkları kullarının günahlarına kefaret yapar.

Küçük meseleler yerel (alt) mahkemelerde, büyük suçlar ise yüksek ceza mahkemelerinde halledilir. Allah (cc), merhametinden dolayı, Müslümanlar'ın işlediği günahlara karşılık onlara bu dünyada musibet verir, cehennem azabından kurtarır. Çektikleri musibetleri ve gördükleri zulümleri günahlarına kefaret yapar. Zalimlerin büyük suçlarının muhakemesi ise Mahkeme-i Kübra'ya havale edilmektedir.

Allah musibetlerle kişiyi gelecekte vereceği ihsanlar için hazırlar.

Musibete ve zulme uğrayan bir insanın -mesela bu bir çocuk olabilir- o belayı hak edecek geçmişe ait bir kusuru olmadığı düşünülebilir. Şu durumda ise Allah (cc) bu insanı o musibetle gelecekte çok büyük ihsan ve ikramlarına layık etmek istemektedir. 

ALLAH (cc) MUSİBET VE HASTALIKLARI İSİM VE SIFATLARINI GÖSTERMEK İÇİN VERİR

Biz de dâhil bütün her şeyin yegâne sahibi Allah’tır. Mülkünü istediği gibi kullanıp şekillendirebilir. Çok harika bir elbise dikeceğinizi düşünün. Kumaşınızı kesip biçmeye başladığınız esnada yanınızda hiç terzilik sanatından anlamayan biri var. Size “ vah vah yazık ettin güzelim kumaşa, neden parçalıyorsun zavallıyı, bırak dokunma kumaşa!” gibi sözlerle müdahale etmeye hakkı olabilir mi? Nitekim kumaşın sahibi sizsiniz. Ve bu sözler onun cahilliğini ortaya koymaz mı?
 
Buradan anlamamız gereken şey; Allah-ü Teâla'ya karşı gerek kendimiz için ya da diğerleri adına "neden böyle yapıyorsun, yapma!" deme hakkına sahip değiliz. Biz ve her şey Allah'a aidiz. Ve O (cc) bizi hastalıklarla, musibetlerle türlü isim ve sıfatlarını üzerimizde gösterip yaratılış gayemize uygun olarak olgunlaştırıyor, güzelleştiriyor.

Hastalara şifa vererek Şafi ismini, açlara rızık göndererek Rezzak ismini, musibet zedelere yardım ederek Muîn (yardım eden) ismini, kullarına gösteriyor.

BAŞA GELEN MUSİBETLER KULA “İKAZ” HÜKMÜNDEDİR

Musibetler İhtar-ı İlâhi'dir. Allah (cc) mü’min kullarını günahlardan uzaklaştırmak için bir musibet taşıyla ikaz eder. Böylece o musibetle kullarını yapacağı -yapabileceği- pek çok yanlıştan vazgeçirir.

İslam alemine yapılan zulümlere Allah (cc) izin veriyor çünkü Müslümanlar dinlerini gerektiği gibi yaşamamaktadırlar. Müslümanlar İslam kardeşliğinin gereği olan dayanışma halinde değiller. Allah (cc) bu durumdan elbette razı değil. Müslümanlar'ın birlik ve beraberliğinin temin edilmesi için gayrette bulunmayan ve dünyaya dalmış İslam âlemini Allah (cc), zalimlerin elinden gelen savaş ve zulümlerle ikaz ediyor.

HERKESİN İMTİHANI BULUNDUĞU ŞARTLARA GÖREDİR

Dünyada herkes içinde bulunduğu şartlara göre imtihan edilir. Mesela; zengin olan fakirlere ne kadar yardım ettiği, malını nerede ve nasıl harcadığıyla imtihan edilirken, fakir olan sabır ve kaderine rıza göstermesi ile imtihan edilir.

Çekilen sıkıntıların ahirette mükafatı yüksek olacaktır.

Bu dünyada fakir ya da sakat yaşayan bir insan, eğer bu imtihanını güzel bir şekilde verirse ahirette sağlıklı ve zengin insanlardan daha yüksek bir makam kazanır. Mesela çaresiz bir hastalığa yakalanmış bir insan sıkıntılı hayatının neticesinde herkesin özendiği manevi şehitlik makamını elde edecektir.

Bir kutsi hadiste Allah-u Teâla buyurdu ki:

“Ben kullarımdan herhangi birine; bedeninde, malında veya evladında bir musibet verdiğim vakit, onu güzel bir sabırla karşılarsa, kıyamet günü onun için mizan ve hesap kurmaktan hayâ ederim.”

ALLAH (CC) VERDİĞİ FARKLI, İMTİHANLARLA KULLARINI ŞÜKRE SEVK EDER

“Allah Adem’e kıyamete kadar yaratılacak zürriyetini gösterdi. Sağlam, hastalıklı, peygamber olan hepsini durumlarıyla arz etti. Adem “Ya Rab! Hepsine afiyet verseydin” dedi. Allah (cc): “Ben bana şükredilmesini severim” buyurdu.”

(Eddürrül mensur)

Musibet ve hastalıklar insanı Allah'a yakınlaştırmak için bir kamçıdır.

Allah (cc), kulunu kendisine yakınlaştırmak için musibetler ve hastalıklar verir. Nasıl ki bir anne çocuğunu bir hatasından dolayı -daha kötü duruma düşmemesi için- ikaz için tokatlayabilir. Fakat çocuk bu tekdir karşısında yine annesinin kucağına sığınır. Aynen bunun gibi musibet ve hastalıklar da insanı Allah'a yakınlaştırmak için bir kamçıdır.

ALLAH (CC), İNSANIN ACİZLİĞİNİ MUSİBETLERLE HİSSETTİRİP, ONU GURUR VE KİBİRDEN KURTARIR

Allah (cc), insanın acizliğini musibetlerle hissettirip, onu gurur ve kibirden kurtarır. Kendine çok güvenen hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalan insanlar hastalıklarla -gözle görülemeyecek kadar- küçük bir mikroba yenik düştüklerini görürler. Gelen bir bela ile mal ve mülkün hiçliğini anlarlar. Böylelikle insan, acizliğini anlayıp Allah'a ne kadar muhtaç olduğunu idrak eder.

ALLAH (CC), İNSANA HASTALIK VE MUSİBETLER VEREREK ELİNDEKİ NİMETİN KIYMETİNİ ANLAMASINI İSTER

İnsan elindeki nimetlerin kıymetini elinden çıktığı zaman daha iyi anlar. Mesela; geçici körlük yaşayan bir insan görmenin ne kadar büyük bir nimet olduğunu daha iyi anlar ve şükreder. İşte Allah (cc), insana hastalık ve musibetler vererek elindeki nimetin kıymetini anlamasını ister.

İMANI TAHKİKİ HALE GETİRMEK FARZDIR
Âlimler imanı taklidî ve tahkîkî olmak üzere iki kısma ayırırlar.
Taklidi iman; kişinin delilsiz bir şekilde etrafından öğrenmiş olduğu şeylere iman etmesidir. Tahkikî iman ise delillerle, Allah’a âdeta görüyormuş gibi iman etmektir. Âlimler her Müslümanın imanını taklitten tahkike yükseltmesinin farz olduğunda, her ne kadar taklidî iman sahihse de imanını kuvvetlendirmeyenlerin günahkâr olacağında müttefiktirler. (Bkz. Aliyyü’l-Karî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.383, Çağrı Yayınları)
Ömer Nasuhi Bilmen bu hususta şunları söyler:
“Her mümin için lazımdır ki tasdik-i kalbisini burhana mükarin kılsın, mesâili îtikadiyesini delilleriyle beraber öğrensin; maamafih bir kimse dinî hükümleri böyle nazar ve istidlal ile değil de mücerret taklit yoluyla –mesela pederinden mualliminden, sözüne itimad ettiği kimselerden işitmek sûretiyle– bilip cezmen tasdik etse gene imanı sahih ve bununla sevap kazanır. (…) Şu kadar var ki nazar ve istidlal (yani kâinata ibret nazarıyla bakıp onların sayesinde Allah’a imanını kuvvetlendirmek) farzdır. Herkes takatı miktarınca imanı nazarda bulunmakla mükelleftir. Âlimler Kur’ân’da kâinata nazar etmeyi emreden pek çok âyetten yola çıkarak ‘nazar’ yani kâinata bakarak imanı kuvvetlendirmek farzdır, demişlerdir. Binaenaleyh nazar ve istidlali terkedenler günahkâr olurlar.” (Muvazzah İlm-i Kelam: 105)
Kur’ân’ın pek çok âyeti kâinata ibretle nazar edip tefekkür ederek, insanların imanını tahkikî hâle getirmesini emretmekle beraber, bu hususa pek çok hadiste işaret etmektedir.
Mesela meşhur ‘ihsan’ hadisinde “İhsan, Allah’ı görür gibi ibâdet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor” buyrulmuştur. Aynı mânayı ifade eden şöyle bir hadis de vardır:
“İmanın en üstünü nerede olursan ol, Allah’ın seninle olduğunu bilmendir.”
İnkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.
Evet kâinatta hiçbir zîşuur (şuur sahibi), kâinatın bütün eczası (parçaları) kadar şahidleri bulunan Hâlık-ı Zülcelal'i (büyüklük sahibi yaratıcıyı) inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği (yalanlayacağı) için susar, lâkayd kalır. Fakat ona iman etmek: Kur'an-ı Azîmüşşan'ın ders verdiği gibi, o Hâlık'ı (yaratıcıyı) sıfatları ile, isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek (doğrulamak) ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tövbe ve nedamet etmek (pişman olmak) iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. (Emirdağ Lahikası)
Yapılan amellerin ihlaslı olması, tahkikî imanla mümkündür
İnsanın nefsine uyarak günahlara gitmesinin, kendini günahlardan kurtaramamasının, ibâdet etmeyişinin veya ibâdet etse de ibâdetlerine riya, ucub gibi hislerin karışmasının temelinde iman zaafiyeti vardır. Nefsanî arzulardan kurtularak, ibâdetlerde ihlasa ermek imanın kuvvetlenmesiyle olur.
Bu hususta Bedîüzzaman Hazretleri şöyle der: “Riyaya insanları sevkeden esbâbın birincisi: Zaaf-ı imandır. Allah’ı düşünmeyen, esbaba perestiş eder, halklara hodfuruşlukla riyakârane vaziyet alır. Risâle-i Nûr şakirdleri, Risâle-i Nûr’dan aldıkları kuvvetli iman-ı tahkikî dersiyle; esbâba ve nâsa ubûdiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubûdiyetlerinde onlara gösterişle riya etsinler. (Kastamonu Lahikası)
Tahkiki iman nasıl elde edilir?
Tahkîkî iman, araştırmalara ve elde edilen sağlam delillere ikna olmaya dayanan kuvvetli ve sarsılmaz bir inanç demektir.
TAHKİKİ İMANI ELDE ETMEK İÇİN;
1- Tahkiki imana ne kadar ihtiyacımız olduğunu iyice anlamak, yani dünya ve ahret saadetimiz için bunun ne kadar elzem olduğunu bilmek lazımdır.
2- Ölümü çokça düşünmek ve son nefeste imansız gitmekten kurtuluşun tek garantisinin iman-ı tahkiki sahibi olmak olduğunu bilmek gerekir. Bu mevzuyu Bediüzzaman Hazretleri şöyle anlatır:
“İman-ı tahkikî ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça (iman kuvvetlendikçe) daha selbedilmiyeceğine (alınmayacağına) ehl-i keşf ve tahkik (kalb gözü açık büyük âlimler) hükmetmişler. Demişler ki: "Sekerat vaktinde (can çekişirken) şeytan, vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir. Bu nevi îman-ı tahkîkî ise, yalnız akılda durmuyor, belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letâife (duygulara) sirayet ediyor (yayılıyor), kökleşiyor ki; şeytanın eli o yerlere yetişemiyor, öylelerin îmanı zevalden (kaybolmaktan) mahfuz kalıyor (korunuyor).” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî)
3- İmanının gereği gibi yaşamak; yani farzları işlemek, kebâir denen büyük günahları terk etmek lazımdır.
4- Allah’ın kitabını bolca okumak ve anlamaya çalışmaktır. Çünkü Kur’an ayetleri, imanı kuvvetlendirecek deliller ve derslerle doludur. Allah’ın her şeyi nasıl yarattığı, peygamberleri neden görevlendirdiği, meleklerin vazifeleri ve ahret hayatı gibi bütün iman hakikatleri, Kur’an’da bolca ve ikna edici izahlarla işlenir.
5- Kur’an’ın imana dair ayetlerini daha iyi anlayabilmek için o âyetlerin tefsirlerinden istifade etmek lazımdır.
6- Kur’an ve tefsirlerinden aldığımız bu iman derslerini tefekkür etmek (iyice düşünmek) için, sık aralıklarla etrafımızdaki yaratılmış Allah’ın canlı cansız sanat eserlerini ibretle düşünmek. Onlarda görünen ilâhî sanatları ve üzerlerinde manaları görünen Allah’ın isim ve sıfatlarını tefekkür etmek ve bunu bir meleke ve alışkanlık hâline getirmek.
7- Bütün bu saydıklarımızı başarabilmek için bu konuda da ihlâslı olmak. Çünkü ihlâs insanı maksadına ulaştıran en kerametli bir vesiledir.
Allah’a emanet olunuz. Kaynak: http://www.sorusorcevapbul.com - İlahi dokunuş uygulaması caiz midir?

Bize Soru Sorun
Yorum Yapın
doganay "14.4.2013 15:21" tarihinde demiş ki:
Çok teşekkür ederim hem sorumu yanıtladığınız hemde ayrıntılı güzel bir yanıt verdiğiniz için. Allah razı olsun.Selametle ...

1430 - 1438 © www.SoruSorCevapBul.com