" Muhtelif " Henüz yorum yapılmamış.

 

 Mürtedin tevbesi kabul olur mu?

Hocam mürtedin tevbesi kabul olur mu? Bakara 127 ve Nisa 137 bir de Tevbe 65 i nasıl yorumlamalıyız?

Cevap:

Değerli Kardeşimiz;
Küfre giren kimsenin tevbesi kabul olur mu?
Tevbe ya küfürden, ya günahtan olur. Küfürden tevbe edenin tevbesi kesinlikle makbuldür. Günahtan tevbe edenin tevbesi, sıdk ile yapılırsa o da makbuldür. Kabulün manası, işlenen günahın zararından kurtulmaktır. Tekrar o günaha dönmediği takdirde işlememiş gibi olur. (Kütüb-i Sitte)
Mürted kimse tevbe ederek tekrar dinine dönebilir.
Muhammed b. Abdullah b. Abd el-Kârî der ki: Ebû Musa el-Eşarî'nin yanından, Ömer b. el-Hattab'a bir adam geldi. Ömer, adama halkı sordu, oda Ömer'e açıklamalarda bulundu. Sonra Hz. Ömer ona:
«— Oralara ait yeni bir haberin var mı?» diye sordu. Adam: «— Evet, adamın biri irtidat etti» dedi. Hz. Ömer: «— Ona ne yaptınız?» diye sordu. Adam:
«— Yakaladık ve boynunu vurduk» diye cevap verdi. Hz. Ömer:
«— Onu üç gün hapsederek, her gün bir ekmek verip tevbeye davet etmediniz mi? Olur ki tevbe eder ve Allah'ın emrine dönerdi.» dedi.
Sonra Hz. Ömer sözüne şöyle devam etti:
«— Allah'ım ben (orada) bulunmadım. Öldürülmesini de em¬retmedim. Bana bildirilseydi öldürülmesine razı olmazdım.» (Muvatta, Akdiye, 16)
* Mürtedin öldürülmesi gibi İslam şeriatında olan bazı hadler ul'ülemr tarafından İslam memleketinde uygulanabilir.


İstemediği ve kastetmediği halde hataen küfrü getiren bir söz sarfeden kimse de mürted sayılmaz:
"Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı" (İbn Mâce, Talâk, 16).

Günah işlemek kulluğun muktezası, af etmek Cenab-ı Hakk’ın lütfudur
Allah-ü Teala Hazretleri kullarına cüz-i irade vererek hayrı da şerri de seçme hakkı tanımıştır. Kullarından cüz-i iradeleri ile hakkı batıla, helali harama tercih etmelerini emretmiş, buyruğunu dinleyenlere cennet gibi büyük bir mükafat vaad etmiştir. Bununla birlikte nefsine ve şeytana mağlup olup harama giren kullarına af ve mağfiret kapısını sonuna kadar açmış ve onları tevbeye davet etmiştir.
“…. Zaten insan zayıf yaratılmıştır.”(Nisa 28)
“Allah’a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur, 31)
“Ey iman edenler! (Samimi bir tevbe olan) Tevbe-i Nasuh ile Allah’a tevbe edin! Olur ki Rabbiniz, sizin kötülüklerinizi örter ve Allah, peygamberi ve onunla beraber iman edenleri utandırmayacağı bir günde, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar! Onların nuru önlerinde ve sağlarında koşar (da): “Rabbimiz! Nurumuzu bize tamamla ve bize mağfiret eyle! Şüphesiz ki sen, her şeye hakkıyla gücü yetensin!” derler.” (Tahrim, 8)
Sevgili elçisi Hazreti Muhammed (asm) ise;
“Her ademoğlu çok hata işler. Hata işleyenlerin de en hayırlısı tevbe edenler (nadim olarak hatasından dönenler) dir.” (Tirmizi) buyurarak hata etmenin insanlığın muktezası olduğunu,
“Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki, eğer günah işlemeseniz Allah sizi yok eder, günah işleyen bir millet halk eder ki, Allah’tan günahlarının affını istesinler. Allah da onları affeder. (Böylece Allah’ın affedici oluşu meydana çıkar.)” (Müslim) buyurarak ise Rabbimizin merhametliler merhametlisi olduğunu belirtmiştir.
Allah’ın (cc) rahmetinden asla ümit kesilmez
“Şüphesiz ki Allah tevbe ile beraber bütün bunları (bütün günahları) bağışlamaktadır. Günahları ne kadar büyük ve çok olursa olsun hiçbir kul Allah'ın rahmetinden asla ümidini kesmemelidir. Zira tevbe ve rahmet kapısı geniştir.” (İbn-i Kesir)
“Ey günahta haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Zira Allah, bütün günahları affeder. O, gafurürrahimdir, affı, merhameti çoktur.” (Zümer, 53)
Günahların çokluğu tevbenin kabulüne engel değildir
 “Günahlarınız semaya ulaşacak kadar bile olsa, arkadan tevbe etmişseniz, günahınız mutlaka affedilir.” (Kütüb-i Sitte)
Tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir
“Tevbe eden bir kimse, Allah’ın dostudur ve günahtan halis tevbe eden bir kimse, günahı olmayan bir kimse gibidir.” (İbn-i Mace)
“Günahlarından tevbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir.” (Tirmizi)
“Pişmanlık tevbedir. Günahından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”(Taberani Ebu
 “Kul tevbe ettiğinde Allah onun günahlarını hafaza meleklerine unutturur. Aynı şekilde onun organlarına unutturur. İşlediği yerdeki izlerini de yok eder. Ta ki Allah’ın huzuruna vardığında günah işlediğine dair aleyhinde şahitlik edecek bir şey bulunmasın.” (İbn-i Asakir)
Günahların affedilmeyeceği hissi şeytanın desiselerinden biridir
Şunu da belirtmelidir ki; şeytan bazen günahlardan dönüşün olmadığı, artık her şeyin çok geç olduğu hissini verir. Bu şekilde kullara verdiği vesvese ile, onları umutsuzluğa itmeyi planlamakta böylece tevbe kapısından uzaklaştırmak istemektedir. Bu konuda müteyakkız olunmalı ve her daim açık olan tevbe kapısından vazgeçilmemelidir.
Hasıl-ı Kelam;
Hatalarından pişman olan ve tevbe eden bir kişi hiç günah işlememiş gibidir. Şeytanın vesveselerine asla kulak asılmamalıdır. Zira Cenab-ı Hak kuluna, kulunun zannı üzere muamele eder.
Günahların büyüklüğü ve çokluğunun tevbenin kabulüne mani olmadığı hatırlanmalı, Allah-ü Teala’nın merhametinin sonsuzluğunu düşünerek tevbe ve istiğfara devam etmelidir. Allah’ın (cc) tevbeyi kabul etmeyeceğine dair bir düşünce tevbenin sıhhatine zarar verecektir.

Dinden dönenlerle ilgili ayetlerin tefsirleri ve izahları

"And olsun ki onlara (niçin alay ettiklerini) sorsan, elbette: “Biz ancak (lâfa) dalıp şakalaşıyorduk” derler. De ki: “Allah ile, O’nun âyetleriyle ve O’nun peygamberiyle mi alay ediyordunuz?" (Tevbe, 65)
Katâde (ra)’dan rivâyet edilmiştir: “Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) Tebük Seferi için yola çıktığında, münâfıklardan mel‘un bir tâife, hem önünde yürüyor, hem de: ‘Şu adam Rum saraylarını ve sağlam kalelerini fethedeceğini zannediyor. Heyhât! O nerede, Şam’ın sarayları nerede?’ diyerek birbirlerine alaylı bir şekilde lakırdı ediyorlardı. Allah, bunların ettikleri o dedikodulardan peygamberini haberdâr eyledi ve münâfıklar huzûra çağırılıp kendilerine, neden böyle çirkin bir harekette bulundukları sorulduğunda: ‘Biz sâdece yolculuk meşakkatini hissetmeyelim diye birbirimizle şakalaşıp eğleniyorduk ve başka hiçbir maksadımız yoktu’ deyip Allah’a yemîn etmişlerdi.” (İbn-i Kesîr, c. 2, 153)
Aynı tâifeden birisi olan Muhaşşî bin Humeyr el-Eşcaî ise, bu âyeti işittiğinde tevbe ederek şöyle dedi: “Allah’ım! Şübhesiz ben, benim de dâhil bulunduğum bir âyet işitmekteyim ki ondan tüyler ürperir ve kalbler titrer! Allah’ım! Benim vefâtımı senin yolunda şehîd edilme kıl ve hiçbir kimse: ‘Ben gaslettim, ben tekfîn ettim (kefenledim), ben defnettim’ demesin!” O zâtın, pişman olarak yaptığı bu samîmî duâsı kabûl edilmekle, Yemâme gününde şehîd oldu. Mü’minlerden bazıları onu aradılar ise de bulamadılar. (Celâleyn Şerhi, c. 3, 277)
"De ki; "alay edin bakalım!" Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber, Tebük seferine çıkarken münafıklardan bir süvari bölüğü de önde gidiyor ve kendi aralarında Kur'ân'la, Peygamber'le alay ediyorlardı: "Şu adama bakın, Şam kalelerini ve köşklerini fethetmek istiyor heyhat, heyhat!..." diyorlardı. Allah Teâlâ, Resulü'ne bunu haber verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Şu bölüğü durdurunuz." buyurdu ve yanlarına vardı, "Siz şöyle şöyle dediniz." dedi. Onlar da yemin ederek "Hayır, Ya Resulallah, hayır vallahi, ne senin, ne ashabının hakkında kötü bir şey söylemedik, sadece yol yorgunluğunu unutturmak için şakalaşıp eğleniyorduk." diye cevap vermişlerdi. Daha sonraki âyetler, bu çeşit davranışları kınayan ve sonuçlarının kötülüğüne dikkat çeken, müminleri uyaran âyetlerdir. Münafıklar ister kadın, ister erkek olsun, her zaman ve her yerde hep bu tutum içindedirler." (Elmalı Hamdi Yazır- Hak Dili Kuran Dini)

"Şübhesiz ki (Mûsâ’ya) îmân edip sonra (buzağıya taparak) inkâr edenler, sonra (tevbe ederek Mûsâ’ya tekrar) îmân edip, sonra (bu def‘a Îsâ’yı) inkâr edenler, sonra da (Muhammed’i inkâr edip) inkârda ileri giden (yahudi)ler yok mu, Allah, onlara mağfiret edecek değildir, kendilerini (hak) bir yola hidâyet edecek de değildir." (Nisa, 137)
"Bütün bunlar müşrikler gibi son derece derin bir sapıklık ile sapmış olanlardır. Şu da muhakkak ki, önce iman etmiş, sonra inkâr etmiş, sonra iman etmiş, sonra yine küfretmiş ve tamamen küfre dalmış olanlar, böyle imandan küfre, küfürden imana dönerek sonunda küfürde karar kılmış ve bu şekilde küfürü çoğaltmış olanlar yok mu, hiçbir şekilde Allah'ın bunları affetmesine ve doğru yola sevketmesine ihtimal yoktur. Yani iman ederlerse kabul etmez değil, fakat çoğunlukla bunlar kalpleri mühürlü olduklarından can çekişme zamanına gelmedikçe iman etmezler ve belki o zaman bile etmezler. Ve iman etmeyince de âyeti delaletince asla af yüzü görmezler. Tevbenin kabul edilebileceği bir zamanda tevbe edip ihlas ile iman etseler, gelecek olan istisnası gereğince kabul edilir ve affedilebilirlerdi ama etmezler ki..." (Elmalı Hamdi Yazır- Hak Dili Kuran Dini)
"Buyruğun anlamının şöyle olduğu söylenmiştir: Musa'ya iman edip Uzeyr'e kâfir olanlar, sonra Uzeyr'e iman eden, sonra da İsa'ya kâfir olanlar, sonra da Muhammed (sav)'jt inkâr ile küfürlerini artırmış olanlar (Allah bunları mağ­firet edecek değildir).
Şöyle de açıklanmıştır; Önce Musa'ya iman eden, sonra da Uzeyr'e iman eden, Uzeyr'den sonra Mesih'i inkâr ile kâfir olan... -Hıristiyanlar Musa'nın getirdiklerini inkâr edip İsa'ya iman ettiler- -Sonra Mulhammad'i (asm) ve onun getirdiği Kur'an-ı Kerimi inkâr ile küfürlerini artıranlar...
Denilse ki: Yüce Allah, küfrü hiçbir şekilde mağfiret etmeyeceğine göre nasıl olur da: "Muhakkak İman edip sonra küfre sapanları, sonra yine iman edenleri, sonra da küfürlerini artırmış olanları Allah mağfiret edecek de­ğildir" diye buyurmaktadır
Buna cevap şudur: Kâfir iman ettiği takdirde küfrü bağışlanır. İmandan dönüp yine kâfir olursa, birinci küfrü ona mağfiret olunmaz. Bu ise Müslim'in Sahihinde Abdullah (b, Mes'ud)'dan gelen şu rivayete benzemektedir: Abdullah dedi ki: Bazı kimseler Rasulullah (sav)"a şöyle dediler: Ey Allah'ın Rasulu, cahiliye döneminde yaptıklarımızdan sorumlu tutulacak mıyız? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Sizden, İslâm'a girdikten sonra güzel hareket edenler bunlardan sorumlu tutulmayacaktır. Kötülük yapanlar ise cahiliye döneminde de İslâm'a girdikten sonra da yaptıklarından sorumlu tutulacaktır. Bir rivayette de şöyle denilmektedir: "İslâmda kötülük yapan öncekinden de sonrakinden de sorumlu tutulur"
Burada "kötülük, kötülük yapmak" kâfir olmak anlamındadır Zira burada bir kötülüğün işlenmesinin kastedilmesi doğru olamaz. Bundan maksadın küfür dışındaki diğer günahlar olduğunu kabul edecek olursak o takdirde İslâm'ın kendisinden önce yapılanları silebilmesi ancak öleceği vakte kadar bütün günahlardan korunan kimse için mümkün olabilir. Bu ise, icma ile bâtıl bir iddia olur.
Yüce Allah'ın: "Sonra da küfürlerini artırmış olanları" buyruğunun anlamı, küfür üzere ısrar edenler demektir. "Allah, onları mağfiret edecek değildir. Onları doğru yola iletecek" cennete götüren yolu gösterecek "de değildir." Şöyle de açıklanmıştır: Allah, gerçek dostlarına özel olarak ihsanda bulunduğu şekilde onlara böyle bir muvaffakiyeti ihsan etmeyecektir. (İmam-ı Kurtubi, El Camiu Li Ahkami'l Kur'an Tefsiri)
"...İçinizden kim dîninden döner de kendisi kâfir olarak ölürse, işte onlar yok mu, (onların) amelleri dünya ve âhirette boşa gitmiştir. Ve yine onlar ateş ehlidirler! Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar." (Bakara, 127)
"Ve siz müslümanlardan herhangi biriniz dininden döner de kafir olarak mürtetlikten tevbe etmeyerek giderse, artık bu nitelikle nitelenmiş olanların bütün amelleri, İslâm halinde yaptıkları iyiliklerin, güzel amellerin hepsi dünyada ve ahirette boşa gider, telafisi mümkün olmayacak bir biçimde tutulur, yaşama hakkı kalmaz. Uğraşıp didinmeleri boşa gider. ve bunlar cehennemliktirler. O ateşte ebediyen, kalırlar." (Elmalı Hamdi Yazır- Hak Dili Kuran Dini)
“Bazıların dinden râbıtaları (bağları) kopsa, o vakit o dinsizler hayât-ı ictimâiyede bir semm-i katil (öldürücü zehir) hükmünde zarar verecekler. Çünki mürtedin (dinden dönenin) vicdânı tamâmen bozulduğundan, o mürted hayât-ı ictimâiyeye zehir olur.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 126)
"Ve hiç bir Müslüman, hakikî Yahudi veya Mecusi veya Nasrani olmaz. Belki dinsiz olur, seciyeleri bozulur; vatana, millete muzır bir halete girer." (Asay-ı Musa)
Çünkü İslamiyet'i az çok tanıyan birisinin akıl ve kalbini diğer bir dinin tatmin etmesi mümkün değildir. Dünyada hak olan tek bir din vardır, o da İslam'dır. İslam'da akla ters hiç bir şey olmadığı gibi,  bütün inanç ve ibadetleri aklı, kalbi, ruhu doyurur. İslamiyet ile tatmin olmayan birini, hak olmayan bir dinin gerçekten ikna etmesi hiç mümkün değildir.
Bu durumu Bediüzzaman Hazretleri Gençlik Rehberi'nde şöyle izah eder:
"Bir müslüman; hem peygamberleri, hem Rabbini, hem bütün kemalâtı  (olgunlukları, güzel ahlakları) Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah'ı da tanımaz. Ve ruhunda kemalâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı (temelleri) bilemez.
Çünki peygamberlerin en âhiri (sonu) ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev'-i beşere  (bütün insanlığa) baktığı için ve mu'cizatça ve dince (mucizeleri ve dini) umuma faik (hepsinden üstün) ve bütün nev'-i beşere bütün hakaikte (hakikatlerde) üstadlık (hocalık) edip, ondört asırda parlak bir surette isbat eden ve nev'-i beşerin medar-ı iftiharı (övünç kaynağı) bir zâtın terbiye-i esasiyelerini ve usûl-ü dinini  ( dininin terbiye ve asıllarını) terkeden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemal (olgunluk) bulamaz. Sukut-u mutlaka (tamamen alçalmaya) mahkûmdur."
Allah'a emanet olunuz. Kaynak: http://www.sorusorcevapbul.com - Mürtedin tevbesi kabul olur mu?

Bize Soru Sorun
Yorum Yapın

1430 - 1438 © www.SoruSorCevapBul.com