" Muhtelif " 1 ek soru var. 10 yorum

 

 Nefis terbiyesi nedir?

İnsan nefsini nasıl terbiye edebilir?

Cevap:

Nefsin en büyük özelliği yalnızca lezzetleri düşünmesidir. Bu lezzetler de yeme, içme gibi bedeni lezzetler olabileceği gibi; gurur, kibir, hased gibi ruhani lezzetler de olabilir. Bütün günahların ve kötü ahlakın temelinde nefsin bu lezzetlere düşkünlüğü vardır.
Kalbin nefse galib gelmesi için, kalbi nefse karşı kuvvetlendirmek, direncini artırmak şarttır.

Tahkiki iman

Bizi nefsanî arzulara yönlendiren en mühim şey imanın zayıflığıdır. İmanın delillerle güçlenmesiyle yani, Allah’a (cc), öldükten sonra dirilmeye, cennet ve cehenneme gözümüzle görüyormuşçasına inanmak bizi günahlardan alıkoyar. Tevhid ve haşirle ilgili mevzuları anlayarak ve kabul ederek mütefekkirane okuyanlar imanlarını kuvvetlendirerek nefsanî arzulardan kurtulabilirler.
Bediüzzaman Hazretleri şöyle der: İman kalbde, kafada daimî manevî bir yasakçı bıraktığından fena meyelanlar histen, nefisten çıktıkça “yasaktır” der, kaçırır. Evet insanın fiilleri kalbin, hissin temayülatından (meyiller) çıkar. O temayülat, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir. Ruh ise, iman nuruyla harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeğe çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevkedip mağlub etmez. (Mektubat)

İbadetler

Bir limonu kestiğinizi, ağzınıza sıktığınızı hayal etmeniz bile ağzınızı sulandırır. Bu örnekte olduğu gibi insan ruhundaki latifeler, gördüğümüz, işittiğimiz, düşündüğümüz, yaptığımız şeylerle harekete gelirler. Güzel olan şeyler latifeleri hayra yönlendirirken, kötü olan şeyler de latifeleri şerre yönlendirir. İbadetlerle meşgul olmak bizim ruhumuzu hayra yönlendirir, manevi feyzlerin gelmesine vesile olurlar. Bunlarda kalbin kuvvetlenip, nefse galip gelmesine sebeptir.
Bediüzzaman Hazretleri şöyle der: Akaidî (inançlara ait) ve imanî hükümleri kuvvetli ve sabit kılmakla meleke haline getiren ancak ibadettir. Evet Allah'ın (cc) emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. İmanî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrarla yenilenen ibadetle olur. İbadet, fikirleri Sâni-i Hakîme çevirttirmek içindir. Kulun Sâni-i Hakîme olan teveccühü, itaat ve inkıyadını (teslimiyet) netice verir. (İşarat-ül İcaz)
Namaz oruç, Kur'an tilaveti, zikir, dua, istiğfar, salavat-ı şerife okumak gibi bütün ibadetler kalbe feyz verirler ve bu feyzler insanın günahlardan uzaklaşmasına vesile olurlar. Hatta Muhyiddin-i Arabi:
“Bir ameli işlerken kalbine riya (gösteriş için yapılan hareket) düşüncesi gelse bile sen o ameli işle! Zira amelin verdiği feyz seni zamanla o riyadan kurtarır." demiştir.

Namaz

Bize manevî feyizlerin, Allah’ın (cc) yardımının gelmesinde en büyük vesile namaz ibâdetidir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
“Muhakkak ki namaz, çirkin işlerden ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek (namaz kılmak) elbette en büyük ibâdettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut, 45)
Peygamberimiz (asm) de şöyle der:
“Beş vakit namazın misali, sizden birinin, evinin önünden akan ve içinde her gün beş defa yıkandığı bir nehir gibidir. (Nasıl beş defa yıkanınca insan üzerinde kir kalmazsa, beş vakit namaz kılan insanda da manevi kirler kalmaz.)” (Müslim )

Oruç

Bediüzzaman Hazretleri şöyle der: “Nefis Rabbisini tanımak istemiyor, firavunlaşmışcasına kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azablar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, za'fını, fakrını gösterir. Kul olduğunu bildirir.”
Hadisin rivayetlerinde vardır ki:
Cenab-ı Hak nefse demiş ki: "Ben neyim, sen nesin?"
Nefis demiş: "Ben benim, sen sensin!" Azab vermiş, Cehennem'e atmış, yine sormuş.
Yine demiş: "Ene ene, ente ente (Ben benim, sen sensin)."
Hangi nevi azabı vermiş, enaniyetten vazgeçmemiş.
Sonra açlık ile azab vermiş, yani aç bırakmış. Yine sormuş: "Men ene vema ente? (Ben kimim? Sen kimsin?)"
Nefis demiş:
"Sen benim Rabb-i Rahîmimsin, ben senin âciz bir abdinim."
(Mektubat)

Kuran-ı Kerim Okuma

“Muhakkak ki, demire su değdiğinde nasıl paslanıyorsa, şu kalpler de pas tutar.”
“Yâ Resulallah! Onun cilası nedir?” diye sordular. Cevaben:
“Ölümü çok zikretmek, hatırlamak ve çokça Kur’an okumaktır” dedi.
(Beyhaki)

Zikir

Bedîüzzaman Hazretleri şöyle der: “Kelime-i Tevhid’in tekrarla zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede putlaştırdığı sevgililerden yüzünü çevirmek içindir. Bununla beraber, zikreden şahısta bulunan manevî duyguların ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi, onların da onlara münâsip putlarla olan alakalarını kesmek içindir.
Tohum olacak bir çekirdeğin kalbi yani içi delindiği zaman, elbette sümbüllenip gelişemez, ölür gider. Aynen öylede, ene (ben) ile tâbir edilen enâniyetin (benlik) kalbi, "Allah Allah" zikrinin hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve semâvat ve arzı yaradana isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde enaniyet (benlik) mahvolur
. (Mesnevi Nuriye)
Evet zikir sayesinde kalbin fethiyle ene ve enâniyet mikrobu ölür ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmârenin başı kırılmaya muvaffak olunur.

İstiğfar

“Bakırın pası gibi kalplerin de pası vardır. Onun cilası ise istiğfardır.” (Beyhaki)
“Kul, bir hata ettiği zaman kalbine (siyah) bir nokta konulur. Eğer o hatayı bırakır ve istiğfar ederse kalbi cilalanır (o siyah nokta silinir). Eğer günaha devam ederse noktalar artırılır. Hatta bu noktalar onun kalbini tamamen istila eder. Bu Allah-ü Teala’nın kitabında zikrettiği “Ran” (pas)dır. (Tirmizi, İbn Mace)
“Onların kazandığı günahlar, kalplerinin üzerine pas olmuştur.” (Mutaffifin, 14)

Çevre

Sıcak bir madde soğuk bir ortamda soğur, soğuk bir madde sıcak bir ortamda ısınır. Maddeler arası ısı alış verişi olduğu gibi, insanlar arasında da manevi alış verişler vardır. İnsan bulunduğu ortamdan ister istemez etkilenir. Eğer içinde bulunduğu ortam iyi ise, müsbet cihette, kötü ise menfi cihette etkilenir.
Bu hususta Peygamberimiz (asm) şöyle buyurur:
“Kişi arkadaşının dini üzeredir. Bu yüzden kimi arkadaş edindiğine dikkat etsin.” (İbn-i Hacer)
“İyi arkadaşın hali misk kokularını satan insanın haline benzer. Sen onun yanına gittiğin zaman sana kokularından ikram eder, ikram etmese bile, onun yanında dura dura o kokular senin üzerine siner. Kötü arkadaş da, deri tabaklayan insanın haline benzer. Onun yanına gittiğin zaman körüğünden sıçrayan kıvılcımlar senin üzerini yakar. Yakmasa bile onun yanında dura, dura o pis kokular senin üzerine siner.” (Ebu Davud)
Peygamberimiz (asm) bu ifadeleriyle, insanın içinde bulunduğu çevreden mutlaka, isteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek etkilendiğini ortaya koymaktadır.

Rabıta-i Mevt (Ölümü düşünmek)

Bediüzzaman Hazretleri İhlas Risalesi’nde ihlası kazanmanın en müessir iki sebebinden biri olarak rabıta-ı mevti (ölümü düşünmek) zikreder. Şöyle der: “Ey Kur’an hizmetindeki arkadaşlarım! İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en tesirli bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlası zedeleyen ve riyaya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel (uzun emeller) olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. (21. Lema)
Bu konuda bazı hadisler de şöyledir:
“Lezzetleri kesip, tahrip edeni, (yani ölümü) çok zikrediniz.” (İbn Mace, Tirmizi)
“Kişiye vaiz olarak ölüm yeter.” (Taberani )
“Akıllı, zeki olan kişi nefsini hesaba çekip, ölümden sonrası için çalışan, amel eden kimsedir. Âciz ise, nefsinin hevasına tabi olup Allah’tan bir takım (boş) temennilerde bulunan kimsedir.” (İbn Mace, Tirmizi)

Göze Hakim Olma

Görmediğimiz işitmediğimiz bir şey bizi etkilemez. Kuran’da şöyle buyrulur:
“(Resulüm!) Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini haramdan çeksinler ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından haberdardır.” (Nur, 30)
“Bir kadının güzelliklerini görüp, sonra bakışlarını ondan çeviren hiçbir Müslüman yoktur ki, Allah (bundan dolayı) onun için kalbinde tatlılığını hissedeceği bir ibâdet (sevabı) yaratmış olmasın.” (Taberani)
Kudsî bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “(Harama) bakma, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim benden korktuğundan dolayı onu terk ederse, o günahın yerini iman ile değiştiririm ki, onun tatlılığını kalbinde hisseder”. (Taberani, Hakim)
Bedîüzzaman Hazretleri şöyle der: “Suretperestlik, ahlâkı fena halde sarstığı ve sukut-u ruha (ruhun alçalmasına) sebebiyet verdiği şununla anlaşılır: Nasıl ki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine şehvet nazarıyla ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder. Öyle de, ölmüş kadınların suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine hevesperverâne bakmak, derinden derine insanın ulvi hislerini sarsar, tahrip eder.” (25. Söz)

Lezzet ve Elem

Zehirli bal yenildiği takdirde, insana başlangıçta lezzet verir fakat daha sonra balın lezzeti gider, zehirin elemi insanı kıvrandırır. Bediüzzaman Hazretleri günahlardaki lezzeti, zehirli bala benzetir. Ve bu asırda günahlarda tiryaki olmuş insanları günahlardan kurtarmanın tek çaresinin küfürde, günahlarda elem; İslâmiyet’te ve salih amellerde cennet lezzetleri olduğunu göstermekle isbat etmekle mümkün olacağını söyler.
Evet imanlı insan daha bu dünyada huzur ve âdeta manevî bir cennet içindedir. Küfürde bulunan insanın ise daha bu dünyada elemler içinde kalması ve cehennem elemlerine benzer elemler içinde sıkıntı çekmesi meydandadır. Bu dünyada insanın musibetlere karşı âcizliği, ihtiyaç ve arzularına karşı fakir oluşu, dünyadaki zeval ve firaklar, ayrılıklar, insanın geçmiş ve gelecekle irtibatı, insanın yalnızlığı, ölüm ve ölüm korkusu gibi konular, nefse lezzet aldırmak şöyle dursun, o lezzetlerinde bir gün elinden çıkacağını düşünerek dünyadan yüz çevirir, bakiye meyleder.

Salih amellerde lezzet, nefsanî arzularda elem olduğunu düşünmek

Yirminci yüzyılda bütün dünyayı istilâ eden Batı medeniyeti, dünya menfaatini ve dünya lezzetlerini ön plana çıkarmıştır. Bilhassa yayın organlarıyla dünya lezzetlerine, eğlencelere yapılan aşırı vurgu, ister istemez insanların yüzünü bu dünya lezzetlerine çevirmiştir. Günümüz Müslümanları’nın Allah’a (cc) ve ahirete imanları olduğu halde, gayr-i meşru, haram lezzetlere gitmelerinin en mühim sebebi budur.
Günümüzde yaygınlaşmış olan haram eğlencelerde ve lezzetlerde tiryaki olmuş insanlara Allah’ın (cc) varlığını, cennetin, cehennemin varlığını isbat etmekle onların çok azını ıslah edebiliriz. Çokları "Allah Gafuru’r-Rahîm'dir, affedicidir; hem Cehennem pek uzaktır" derler ve tiryaki oldukları lezzetlere, günahlara devam ederler. Kalbleri, ruhları hislerine mağlub olur.
Bediüzzaman Hazretleri günümüz insanlarını bu gayr-i meşru lezzetlerden vazgeçirebilmenin tek çaresi, “lezzet içinde elemi göstermek”tir demiştir.
Şöyle diyor Bediüzzaman Hazretleri: “Âkıbeti (sonunu) görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye -bu asırda- akıl ve fikre galip geldiğinden, ehl-i sefaheti sefahetinden kurtarmanın tek çaresi, ayn-ı lezzetinde elemini gösterip hissini mağlup etmektir.
“Dünya hayatını severek ahirete tercih ederler(İbrahim, 3) ayetinin işaretiyle, bu zamanda ahiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği halde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını ona tercih etmek, ehl-i iman iken ehl-i dalalete o hubb-u dünya (dünya sevgisi) ve o sır için tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanın çare-i yegânesi, dünyada dahi cehennem azabını ve elemlerini göstermekle olur.” (
21. Lema)
Evet sefahet ve dalalet ehli, daha dünyada bir mânevî cehennem içinde azap çektiklerini ve ehl-i iman ise, daha dünyada bir mânevî cennet içinde olduğunu, İslâmiyet, insaniyet, imanın tecelliyatıyla ve nefsin terbiyesiyle, mânevî cennet lezzetleri tadabilirler.

Duyguları hayra yönlendirmek

İnsan fıtratındaki duygular, duygu olmaları itibariyle değil, yanlış yolda kullanılmaları itibariyle kötüdür. Mesela dünyaya karşı bir muhabbet insan fıtratında mevcuttur. Fakat bu muhabbet, nefsanî arzular yönünden olursa çirkin, Allah (cc) namına, ahiret hesabına olursa güzeldir.
Mesela; insanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı taleb ve hâkeza şiddetli hissiyatlar, ahireti kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fâni dünya işlerine çevirmek, fâni ve kırılacak şişelere, baki elmas fiyatlarını vermek demektir.
İnsanlar, insana verilen manevi cihazları, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla kulllanırsa ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya işlerine ve şiddetlilerini uhrevi ve manevi vazifelere sarfetse, ahlâk-ı hamîdeye (güzel ahlak) sebep, hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne (iki cihan saadeti) medar olur. (Mektubat)
Evet bu zamanda bir de herkesin hırsla dünya için çalışması, nasihat edenlerinde nasihatlerini tesirli hale getirmiyor, çünkü:
Bir insana: "Hased (kıskançlık) etme! Hırs gösterme! Adâvet (düşmanlık) etme! İnad etme! Dünyayı sevme!" diyemeyiz. Çünkü bu fıtratını değiştir demektir. Elbette bu da o insan için çözüm değildir. Fakat denilse ki: "Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çevir." Hem nasihat tesir eder, hem de o insanın nefsini terbiye etmesine vesile olarak duygularını hayırlı yolda kullanmasına vesile olunur.

Şefkat Tokatları

Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin işlediği (günahlar) yüzündendir; bununla beraber, o bir çoğunu da affeder. (Şura, 30)
Sana gelen her iyilik Allah'tandır; sana gelen her kötülük ise nefsindendir. (Nisa, 79)
Bu ayetler başımıza gelen musibetlerin nefsin arzularına uymamızdan ve günahlarımızdan dolayı olduğunu açıkça beyan etmektedir. Musibetlerin bir kısmı Cenab-ı Hak tarafından bir hatırlatmadır.
“Nasılki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki: Zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunane dönerler. Öyle de çok zâhirî musibetler var ki; İlahî birer ihtar (hatırlatma), birer ikazdır ve bir kısmı keffaret-üz zünubdur (günahların affına sebeptir). (Mesnevi Nuriye)
Hakikaten insan kendi hayatına dikkat etse, mutlaka her günahdan sonra başına bir musibet geldiğini görür. Madem başımıza gelen musibetler, günahlarımızdan dolayıdır, bu musibetlerden kurtulmak istiyorsak, yapmamız gereken günahları terk etmektir ve nefsin terbiyesine çalışmaktır. Başımıza gelen musibetlerden ders çıkarmak ve nefsimize de pay vererek nefsin ıslahına çalışmaktır.

Ceza

“Bir veli zikir çekmeden önce odun toplar, sonra zikre başlarmış. Kendisine tembellik geldiğinde de o odunlarla kendini dövermiş.”
Biz de nefsimizi ıslah için, günah işlediğimizde kendimize ceza verelim. Mesela “Eğer şöyle yaparsam üç gün oruç tutacağım” diyelim. Yani hata ve kusur ettiğimizde Allah (cc) bize ceza vermeden biz nefsimize ceza verelim. Kaynak: http://www.sorusorcevapbul.com - Nefis terbiyesi nedir?

Bize Soru Sorun
Yorum Yapın
eda bektaş "24.5.2011 18:17" tarihinde demiş ki:
bu site cok güzel
hakan "19.7.2011 13:12" tarihinde demiş ki:
Gerçekten çok güzel bir site emeği geçen herkese çok teşşekür edıyoruz...
arif emre "28.7.2011 15:40" tarihinde demiş ki:
çok güzel bir yazı olmuş. Allah razı olsun.
mehlıka "31.8.2011 00:27" tarihinde demiş ki:
allah razı olsun fevkalhad bır yorum
abdullah "13.10.2011 21:38" tarihinde demiş ki:
allah razı olsun
selin "16.10.2011 15:41" tarihinde demiş ki:
çok güzel bir yazı. Allah nefsimizi ıslah etmemizi nasip etsin. Sitede emeği geçen herkese teşekkürler
Celil "9.1.2012 06:15" tarihinde demiş ki:
Selamun aleykum. Maaşallah, çok harika bir çalışma olmuş. Çok istifade ettik. Allah ebeden razı olsun.
şeyma küçükkartlar "3.4.2012 09:37" tarihinde demiş ki:
çok sağolun çok bilgi verdiniz Allah razı olsun
osman alparslan "20.11.2013 01:34" tarihinde demiş ki:
teşekürler.yaşamak, inanan herkeze nasip olur inşallah.
şeyma küçükkartlar "3.4.2012 10:25" tarihinde demiş ki:
çok güzel bir çalışma olmuş sağolun